Özgürlük ve Secde

Sayı:1 / Özgürlük ve Teslimiyet - Dosya

Abbas Pirimoğlu

Şeytanın üzerinizde hiçbir sultası yoktur
(Kur’an’ı Kerim,İbrahim 22)
Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz
(Kur’an’ı Kerim, Tekvir 29)
Özgürlük kaderimizdir.
Jean Paul Sartre

Ontolojik özelliği olarak “özgürlük” insanın evrende kendi yerini belirlemesinde, nihai soruları cevaplamasında, öncesi ve sonrası ile birlikte hayat hakkında kanaat sahibi olmasında temel belirleyendir. Bu nedenle varoluşsal imkân sağlayan bir bahşedilendir.
Giriş
Modern zihnin en netameli kavramlarından birisi de hiç şüphesi ki “özgürlük” sözcüğüdür. Kavram, modern dünyanın yüklediği anlam birikimi vasıtasıyla kişilerin şuuraltına, “isyan” ruhunu aşılar. Yahut bu imkânı sunar gibi görünür. Amaç, özgürlük kavramlaştırması adı altında tüketime amade kılınan kitleleri hümanizmin teminatı olduğuna inandırmaktır. Bu bakımdan günümüzde adeta ‘özgürlük eşittir isyan’ denilse yeridir. Veya insanın her şeye karşı özgürlüğü yahut her şeye karşı isyanı! Tanrıya, dine, geleneğe, ahlaka, topluma, devlete, aileye her şeye isyan. Dünyada itaate hiç yer bırakmamacasına isyan. Lakin “özgürlük” asla bu değildir, zira her şeye isyan hem mantıken hem de fiilen imkânsızdır. Ikincisi ise bir şeye isyan aslında bir başka şeyi onaylamaktan başka bir şey değildir. Keza yine kavram “hür-köle” karşıtlığının sınırları içerisinde değerlendirilmemelidir. Aksine bir tutum zihin karmaşasına sebebiyet verecektir. Zira hür-köle ayrımı insanların birbirleri arasındaki sosyal ilişkilerinde kullanılır. Hür, hürdür, kölede köle. Lakin insanın özgürlük hali asla “hür” anlamında değildir. Aksine özgürlük insanın köleliği içindir. Fakat nitelikli /rızai kölelik! Bu bağlamda “özgürlük” isteyerek seçerek köleliğe açılan bir kapıdır. Yukarıda özgürlükün keyfiyet olarak isyanı da barındırdığını söylemiştik. “Isyan” ve “nitelikli kölelik” ne bir tezat oluşturur ne de anlamsızlık. Bilakis her isyanın sonucu, meyvesi hâsılası itibariyle bir bakıma nitelikli yahut iradi/rızai köleliktir. Bu bakımdan “hür” ile “özgürlük” kelimeleri eşanlamlı kullanılsa da, biri diğerini çağrıştırsa da, aralarında önemli bir farkın bulunduğu 
 
‘‘Bu bakımdan günümüzde adeta ‘özgürlük eşittir isyan’ denilse yeridir. Veya insanın her şeye karşı özgürlüğü yahut her şeye karşı isyanı! Tanrıya, dine, geleneğe, ahlaka, topluma, devlete, aileye her şeye isyan. Dünyada itaate hiç yer bırakmamacasına isyan. Lakin “özgürlük” asla bu değildir, zira her şeye isyan hem mantıken hem de fiilen imkânsızdır. İkincisi ise bir şeye isyan aslında bir başka şeyi onaylamaktan başka bir şey değildir.’’
 
kanaatindeyiz. Muradımızın anlaşılmasındaki ehemmiyetine binaen altını çizerek tekrar ifade edelim. Özgürlük “kölelik”e değil, nitelikli/iradi kölelik yahut ‘kulluk’adöşenen ince lakin zahmetli bir yoldur. Aşağıda daha genişçe değinileceği üzere Gabriel Marcel buna “bağlanma” der. Bu nedenle zannımca özgürlük kavramı karşıtı olmayan bir kavramdır. Seçilmiş köleliğe verilebilecek en basit örnek insanın nefsinin kölesi olması halidir. Modern dünyada kavramın netameli olması da, nefsi arzu ve isteklerin müessese haline gelip endüstrileşip insanların kapitalist sistemin basit bir kuklası haline gelmesi nedeniyledir. Yoksa “özgürlük” kavramının gösterileninin türedi bir hal olması değil. Aksine kavram olarak özgürlüğün kadim ve bir o kadar ontolojik bir içeriğe sahip olduğu tartışmasız bir hakikattir. 
 
Anlaşılacağı üzere özgürlüğün varlığı hakkında kadimden beri gelen bilgiler olduğu gibi insanın yaratılış gayesi ve ontolojik yapısı ile de ayrışmaz elzemliği vardır. Özgürlük “insan” için olmazsa olmaz bir imkândır. Ama önce özgürlük nedir? 
 
Özgürlük Nedir?
Bir şey için tevcih edilen “nedir?” suali aslında o şeyin mahiyeti yani ontolojisi hakkında sorulmuş bir sorudur. Bu nedenle bu soru özgürlük kavramının bizatihi kendisi ile yakinen alakalıdır. Kant’a sorulacak olursa özgürlük bir idedir. Üretildiği yerde insanın aklı.1 Jean Paul Sartre ise özgürlüğü insanın kaderi, mahkûmluğu olarak niteler. Sartre burada insanın önceden belirlenmemişliğine vurgu yapmaktadır. Insan seçer ve seçerken de varoluşunu inşa eder yani seçtiği insan olur.2 Heidegger ise özgürlüğü varlığın gizini açması ile yani hakikatle ilişkilendirir. Hakikat ise insani müdahalenin olduğu yerde kendisini ele vermez. Özgürlük içerisinde verir. Özgürlük bu nedenle, şu an var olan şeyi olduğu şey olmaya bırakmaktır. Düşünüre göre “özgürlük” kendisini, var-olanı oluruna- bırakma şeklinde ifşa eder. Yani özgürlük ne yapılıp ne yapılmayacağına dair bir ruhsat ve izin olmayıp, bizatihi var-olana bir katılmadır.3 Habermas’a göre özgürlük insan tarafından apriori kavranabildiği için kuruntu değildir ve özgürlük ve sorumluluk bize dilin yapısı içinde sunulur. Yani dilde örtük olarak bulunur.4 Öznel hakikatin peşinde koşan Kierkegaard için ise özgürlük “seçmek” olup çatışma ve korku olarak yaşanır. Korku insanın içindeki iki dünya, tinin dünyasıyla doğal dünya, Tanrı’nın dünyasıyla hayvanın dünyası, arasındaki kesişme noktasıdır.5 
 
Düşünürlerin bu konudaki tanımlarını aktarmaya devam etmemiz mümkün. Lakin sözü başta bildirdiğimiz hususa yani “özgür” ile “hür” kavramları arasındaki farka tekrar getirmek istiyoruz. Zira bu iki kavramın içerikleri arasındaki farkın, meramımızın anlaşılmasında son derece etkileyici hatta belirleyici olduğunu düşünüyoruz. 
 
Bizler kavramlar vasıtasıyla düşünür ve konuşuruz. Kavram ise bir şeyin zihindeki tasavvurudur. Şey ise obje yani varolandır.6 Bu bakımdan “kavram” varolanın anlamına ilişkin çerçevelerdir, varolanı bilmenin temelidir. “Dil”de kavramın/dilsel göstergenin birbirinden ayrılmayan-bir kâğıdın iki yüzü gibi- iki yanı vardır: Gösteren ve gösterilen. Gösteren işittiğimiz sözcük, gösterilen ise işitilme anında zihnimizde oluşan hayali imgesidir.7 Kimi terimler mesela, devlet, demokrasi, laiklik, insan hakları gibi kavramların dış dünyada doğrudan varlığı yoktur. Onları anlamlı kılan insanlar arasındaki ilişkilerin ürünü olmasıdır.8 Bu nedenle bu tür kavramlar ortak olmayıp kültürden kültüre, toplumdan topluma değişirler. Bunların yanında birde kavramların açıklığı ve seçikliği konusu bulunmaktadır. Kavramın seçikliği bir kavramı diğer kavramlardan ayıran belirginliği yani temsil ettiği ‘varolan’ın çerçevesinin ifadesidir. Mesela at kavramını kuş kavramından ayıran onların seçikliğidir. Bir kavramın açıklığı ise o kavramın içeriği, temsil ettiği varolan hakkındaki bilgiler ve kanaatlerdir.9 Işte bu bağlamda “özgürlük” kavramını “hürriyet” kavramından, seçikliği ve açıklığı bakımından ayıran, ince ama bir o kadar da mühim bir farkın bulunduğu kanaatindeyiz. “Özgürlük” kavramı her ne kadar “hürriyet” kavramı yerine öz Türkçe konuşma kaygısı ile ikame edilmeye çalışılmışsa da, anlam dünyamızda önceleri irade ile ifade edilen içeriği zamanla çağrıştırarak, “hür” kavramından seçikliği itibariyle ayrılır hale gelmiştir. Böylece kelime dünyamızın zenginleşmesine de vesile olunmuştur. 
 
Açıklığı ve Seçikliği İtibarıyla Özgürlük Kavramı
Lütfi Bergen Kul Haklarını konu edinen kitabında Ismet Özel’in özgürlük kavramını ele alışını eleştirir. Özel’in hürriyet kavramı yerine özgürlük kavramını kullanmayı tercih etmesinin sebebini, Özel’in, “Özgürlüğün ‘öz’ün ‘gür’lüğünden gelmesi, ‘hür’ teriminin açtığı anlam dünyasına götürmeyecektir” gerekçesini aktararak izah eder.10 Bergen özgürlük kavramını doğrudan heva ve heves ile ilişkilendirir. Ve bu arzularına ulaşırken insanlar, hak ve hukuk sınırları içerisinde kalacaktır.11 Özgürlük varlığını başkasının varlığından ve ona tasallutundan alırken Islam ubudiyeti hür kişilere yüklemiştir,12 der. Bencilliğin ifadesi olan hak ve özgürlükler Batı’da hukuk sistemi kurarak teşkilatlanmış durumdadırlar.13 Oysa Islam “hürriyet” demiştir. Çünkü hür olmak ihtiyar sahipliği demektir. O da ‘hayrı dileyen, irade sahibi, pir-mürşid’ demektir.14 Hür kişide irade ve ihtiyar vardır. Özgür kişide nefs ve hevası/ilahı tarafından emrolunma vardır. Hayrı seçme hakkı hür kişiye aittir... Ancak hür kişi seçebilir,özgür kişi boyun eğer15 Lütfi Bergen görüşlerinin gerekçelendirilmesi babında klasik eserlerden alıntılar da yapar. Mesela “Serrâc’a göre ‘kulun kalbi Allah’tan başka bütün bağlardan kurtularak hür olmadıkça tam anlamıyla kul olamaz’ Kuşeyrî’nin er-Risâle’sine göre hürriyet ‘kulun yaratılmışlara köle olmaması, maddeler alemindeki herhangi bir gücün üzerinde etkisinin bulunmaması’ şeklinde tanımlanmıştır”16 diyerek görüşünü müdellel hale getirmeyi amaçlar. 
 
Meramımızın anlaşılabilmesi için sanırım, isim olan “öz” ile sıfat olan “gür” sözcüklerinden oluşan bu sıfat tamlamasında isim kısmı üzerinde biraz durmak gerekmektedir. Insanın özü nedir? Kur’an’da bu konuda bize son derece aydınlatıcı bir bilgi verilmiştir. “Sonra nefse iyilik ve kötülük kabiliyeti verene andolsun ki” (Şems 8) Görüleceği üzere insanın yaratılışında önceden belirlenmişlik yoktur. Yani öz belirlenmemiş bir imkân olarak yaratılmıştır. Alternatif içeren bu imkânın, varoluş modu şekillenirken, insanlar irade sahibidirler. Seçmek suretiyle kendilerini inşa ederler. Dilemek, istemek anlamına gelen “irade”, terim olarak, nefsin yapılması gerektiğine hükmettiği bir işi, bir amacı gerçekleştirmeyi istemesi ve ona yönelmesi halidir.17 Kelamcılar ise irade terimini “bir zorunluluk söz konusu olmaksızın- yapılması yapılmaması- mümkün olan bir hususta iki taraftan birini tercih etmek” şeklinde belirtirler.18 Irade fiile yöneltmektedir. Fiil de iradeye bağlı olarak gerçekleşmektedir. Irade fiilden önce olsa da fiil sürecinde onunla birlikte olan, onunla bütünleşen bir faaliyettir. Bilinçli seçme hali aynı zamanda kişiyi davranışlarından dolayı sorumlu hale getirmektedir. Irade ‘ihtiyar’ karşılığında kullanılmakta olup, ihtiyar bilinçli ve özgür bir seçimi ifade ettiği için literatürde daima cebir kavramının karşıtı olarak kullanılmıştır.19 Gazzâlî “sizi de yaptıklarınızı da Allah yarattı”(Saffat 96) mealindeki ayeti açıklarken kulun özgürlüğü ile bir çelişki oluşturmadığını çünkü bu özgürlüğün de Allah tarafından yaratıldığını belirtir ve ‘kendisi için yaratılmış olan bu özgürlüğe insan zorunlu olarak sahiptir’ der20 
 
Insan zorunlu olarak sahibi bulunduğu bu öz’üne tanınan imkânı kullanırken hiçbir zorlama ile karşılaşmaz. Niyetlenir ve istediğini fiile geçirmek ister. Işte bu noktadan sonra bir zorlama ile karşılaşabilir. Statüsü bakımından arzu edip de istediğini yapamayan kişilere köle denilmektedir. Bu nedenle köle iman ve namaz, oruç gibi mali yönü bulunmayan şahsi nitelikteki dini mükellefiyetler açısından hür insandan farksızken hukuki, sosyal ve iktisadi bakımdan farklıdır.21Hele hele ‘iman’ gibi bir temel konuda insanlar ne kadar köle olurlarsa olsunlar özgür bir şekilde varoluşlarını gerçekleştirdiklerine en başta Islam tarihi şahittir. Mesela Hz. Bilal köle iken iman etmiş, bu konuda işkencelere katlanmış, sonra da Hz. Ebubekir tarafından satın alınıp azad edildikten, yani hürriyetine kavuştuktan sonra fiillerine engel ortadan kalkmıştır. Hür haline gelince iradesi ve fiilleri/amelleri arasında uyum meydana gelmiştir. Çünkü onun istediğini yapabilmesindeki dış dünyasındaki engel hür olması ile birlikte ortadan kalkmıştır. 
 
Günümüzde kullanılan “özgürlük” kavramının işaret ettiği anlamı klasik eserlerimiz “irade hürriyeti” olarak ifade etmişlerdir. Her ne kadar tasavvufta kulun nefis ve dünya tutkularından kurtuluşu hürriyet olarak tanımlanmış ise de burada da evvela kulun özgürce kulluğu seçmesi lakin dış dünyanın ayartmaları neticesinde yaptığı yalpalamalara işaret bulunmaktadır. Etkilenme dışarıdan gelmekte, ‘fiiller’ ve ‘özgür irade ile seçilen’ arasında bir kopukluk hâsıl olmaktadır. Işte Islami literatür de buna “günah” adı verilmektedir. Lakin şu husus dikkatlerden kaçmamalıdır ki bir kişide “günah” şuurunun olması evvela onun temel tercihinde imanı seçmesi ile birebir alakalıdır. Bu meyanda tasavvuftaki “fakr” makamı insanın hiçbir şeye sahip olmaması değil Allah’tan başka hiçbir şeyin insana sahip olmaması demektir.22 Anlaşılacağı üzere burada kölelik veya hürriyet kavramları mecazi anlamlarında kullanılmaktadır. Bu nedenledir ki Kur’an’da şeytanın insan üzerinde hiçbir sultasının/zorlamasının olmadığı bizlere bildirilmiştir. (Ibrahim,22) Şeytan sadece insanın nefsine fısıldar ve çağrıda bulunur. Kendisine bahşedilmiş olan iradesini/özgürlüğünü asla ortadan kaldıramaz. 
 
Özgürlük ve Kadim Bilgi
Kutsal kitaplar ilk insanın şahsında deneyimlediğimiz bir trajedi hakkında bizlere malumat verir. Allah Âdemi yaratmış ve meleklerden secde etmelerini istemiştir. Meleklerin hepsi buyruğu yerine getirirlerken, aslı cinni olan Iblis bu emre karşı durur. Ve isyanına da akli bir gerekçe uydurur. “Beni ateşten onu topraktan yarattın” Anlaşılan o ki Iblis meleklerden farklıdır. Melekler özgür değildir, iblis ise özgür. Özgürlüğünü –kibri doğrultusunda- kullanır ve karşılığını görür: Huzurdan kovulmak... Yaşanan bu olay Iblisin insan ile imtihanıdır. Sonrasında ise bunun tam tersi yaşanır. Ikinci raunt da insan Iblis ile imtihan edilecek ve yasak meyveyi yiyecektir. O da tıpkı Iblis gibi meleklerin aksine özgürdür; sonunda seçiminin karşılığını görür hübut yani yeryüzüne düşüş.
 
Iblis ve insan özgürlükleri ile birlikte sürülürler. Âdem pişman olur ve af diler. Iblis ise daha da kinlenir ve kıyamete kadar mühlet ister, insanları azdırmak için. Istediği de verilir. Her ikisi de varoluşlarını özgürlükleri vasıtasıyla yerine getirmiş olurlar. 
 
Cennette iken Âdem fiili olarak meleklerden üstündü; beşeri yönüne ise potansiyel olarak sahipti. Ne zaman ki o yasak meyveyi yedi, artık beşeri yönünü fiili olarak, meleklerden üstün olma meziyetini de potansiyel olarak taşımaya başladı. Sürülüş ile birlikte Iblis artık “Şeytan” olur. O insanın önünden arkasından sağından solundan yaklaşacak ve onu azdırmaya çalışacaktır. Hatta dosdoğru yolun üzerine oturmaktan dahi geri kalmayacaktır.(Araf,16-17) Ne için? Insanı yoldan çıkarmak için. Ne şekilde? Fısıldayarak. 
 
Vahiy yoluyla iletilen bilgiler zamanla değişime uğrayarak insanlar tarafından istimal edilmeye devam eder. Mesela Platon “Devlet” isimli eserinin onuncu kitabında ruhun ölümsüzlüğü ile “iyi” ve “kötü” kavramları üzerinden diyalogunu sürdürürken, Sokrates, Armeios oğlu Er isimli yiğit adamın başından geçen hikâyeyi anlatır. Er bir savaşta ölürse de öte tarafta dirilir ve olanları müşahede etmeye başlar. Ruhlar dünya
 
‘‘Daha açık ifadesiyle bu hal, insanın ontolojisi gereği potansiyel olarak sahibi olduğu fücuru ve takvasından birisinin, yapılan her seçim ile gürbüzleşirken diğerinin güdükleşecek olduğudur. İşte bu insanın varoluşudur.’’
 
da iken yaptıkları kötülüklerin cezalarını çekiyorlardır. Ölümlü dünyaya gönderilecek ruhlar ise çok zor bir şeyi yapmak için sıraya girerler. Kendilerine dünyada yaşayacakları hayatı seçeceklerdir. Yaşama biçimleri önlerine saçılır, ruhlar sorumlu olacakları hayatı kendileri seçerler. Bu seçimi yaparken özgürdürler. Fırlatılan, önlerine yayılan yaşama biçimlerini istedikleri gibi seçer, sonra dünyaya gönderilirler. Platon’un diyalogları vasıtasıyla Er üzerinden aktarılan ile anlatılmak istenenler çok açıktır. Ruhun ölümsüzlüğü ile “iyi” ve “kötü” eylemleri seçerek yapma yetkisine sahip olduğu.23 
 
Kanadı Kırılan Özgürlük Ya da Niçin Özgürlük?
Özgürlük iki kanadı olan bir imkândır. Lakin dönüp dolaşıp konacağı son nokta kanatlarından birinin tasfiyesi olacaktır. Her tercih esnasında yaşanan karar anı/tereddüt bir sonraki seçimde daha az yaşanacaktır. Bu da özgürlüğün her seçimle birlikte tükendiği anlamına gelir.Daha açık ifadesiyle bu hal, insanın ontolojisi gereği potansiyel olarak sahibi olduğu fücuru ve takvasından birisinin, yapılan her seçim ile gürbüzleşirken diğerinin güdükleşecek olduğudur. Işte bu insanın varoluşudur. Varoluşu pekiştiren her seçim ise aslında bir o kadar özgürlükten kurtulmaktır. Bu da şunu gösterir ki özgürlük kendisinden kurtulmak içindir. Yahut iç gerilimin sona erdirilmesi halidir. Tıpkı Iblis’in şeytan olmakta karar kılması gibi. 
 
Bu hale John Gray “Kuklanın Ruhu” isimli kitabında, kukladan hareketle benzer bir izahat getirmeyi dener. Kuklanın hiçbir iradesi yoktur. Bütün hareketlerini ona, ipleri elinde olan bir güç verir. Yani kukla nasıl hareket edeceğine dair bir seçim yapamaz. Tahtadan bezden yapılmış, bilinci olmayan, ruhsuz varlık olduklarından kuklalar özgür olmadıklarını bilemezler. Tam bu noktada Gray, Heinrich von Kleist’tan ilhamla kuklaların insanın asla ulaşamayacağı türden bir özgürlüğü temsil ettiğini aktarır.24 Kuklalar hiçbir insanın başaramayacağı kadar zariftirler üstelik bu zahmetsiz bir zarafettir. Zira kukla yapmacık davranamaz. Çünkü yapmacıklık ruhun, hareketin ağırlık merkezinin dışında konumlanması ile ortaya çıkar. Kuklacı ağırlık merkezini kontrol altında tuttuğundan bütün uzuvlar tamda olmaları gerektiği gibi olur. Kuklalar yerçekimine karşı koyarlar. Maddenin ataleti nedir bilmezler. Zira onları havaya kaldıran kuvvet, yere çeken kuvvetten daha büyüktür.25 Bu durum tıpkı bir ayının usta bir eskrimcinin hücumları ile çalımlarını ayırt edebilmesinde olduğu gibidir. Ayı kılıcın hamleleri ciddi değilse kılını bile kıpırdatmazken sahici hamlelerde ise kendisini kurtarmasını bilmektedir.26 Bu yaklaşım John Gray’ın da belirttiği gibi modern insanın kendisi hakkında inandığı her şeyi alt üst etmektedir. Nasıl olurda bilinçli farkındalık yoksunu olan bir kukla insandan daha özgür olabilmektedir? Gray kuklanın otomatizminin kölelik olmaktan çok uzak olduğunu da vurgular.27 
 
Eskrimcinin her hamlesi öncesi aklından geçeni okuyan ayı da, zarif hareketlerle oynayan kukla da kendi üzerine düşünen düşünce ile lanetlenmemişlerdir. Zarafet en saf haliyle ya bilinci hiç olmayan ya da sonsuz olan varlıkta olacaktır, yani kukla veya tanrıda28
 
John Gray sanırım burada iç çatışmanın geride bırakıldığı bir ruh durumundan söz etmektedir. “Özgürlük” işlevini yapmış, iç çatışma sona ermiş, artık gereksiz kalmıştır. Içerisinde bölünmüşlük insanın doğası, dahası ontolojisi… Bu bölünmüşlüğü aşması ise ‘varoluş’u. Jean Paul Sartre “özgürlük benim kaderimdir”29 derken o da lanetlenmişliğe işaret etmiş olsa gerektir. Çünkü Sartre’ın felsefesine göre konuya yaklaşacak olursak, gerek ayının ve gerekse kuklanın bir özü vardır ve bu öz onun var oluşunu belirler. Yani varlıklarda “öz” “varoluş”tan önce gelmektedir. Sadece insanlarda “varoluş”, “öz”den önce gelir. Kendi özünü kendi eylemleri ile yaratır.30 Insanın özü ise “hiç”liktir31 Insanın özsüzlüğü/hiçliği/yokluğu kavramı, bir yaratıcısının olmadığını, onun sebepsiz yere var olup dünyaya geldiğini ima eder. Bu hal, Varoluşçuluk Felsefesinin ifadesiyle “fırlatılmışlık” halidir. Gerçi Sartre özgürlüğü kader/mahkûmiyet kavramları ile izah ederken bir anlamda, “özgürlük”ün bir imkân olarak tarafımıza sunulurken bizlere sorulmadığını, bizlere seçme özgürlüğü veren özgürlüğün kendisini özgür bir şekilde seçmeyip32 “özgürlük”ü bir kader olarak sinemizde bulduğumuzu ve ona mahkûm olduğumuzu ifade ediyor olsa da, asıl belirtmek istediği husus, onun Tanrıtanımaz olmasından kaynaklanan insanın anlamsızlığı halidir. Zaten o, varlığı hatta dünyayı “bulantı” duygusu ile karşılar. Dünya pistir, düzensizdir, insana göre uyumlu değil karşı duran bir şeydir ve saçmadır. Birçok insan yapışkanlık içerisinde yaşar ve bizi ancak bulantı bu yapışkanlık halinden kurtarır.33
 
Dünya ve varlık hakkındaki bu kabul ve ateizmin doğal sonucu “özgürlük” ün “ne”liği hakkında temel bir yanılsamaya yol açmaktadır. Sartre felsefesinde özgürlük insanın vazgeçilmez temelidir. Yahut insan temelinden özgürlüktür. Insanın varlığı ile onun özgürlüğü arasında hiçbir fark yoktur.34 Kısacası özgürlük “bir şey için” değil “kendisi” içindir. 
 
Bu kabul özgürlüğü kendi başına bir “değer” olarak kabul etmektir. Sonuçta İnsan hiç/gayesiz/anlamsız bir özgürlüktür gibi son derece iç karartıcı bir tablo çıkmaktadır ortaya. Bir o kadar da tehlikelidir de. Çünkü kendi özünü belirlemek için öne doğru yansıttığı projeleri ile kendisini var kılmaya devam eden insan ne ‘ilahi ve mutlak birzihin’ tarafından ve ne de genel bir ‘insanlık mevhumu’ tarafından kısıtlanmamaktadır. Kişi kendini nasıl yapıyorsa o olmak durumundadır.35 Yani insan hiçbir “ideal” belirlenimle karşılaşmadan kendi başına “yapma” eylemi ile baş başadır. Kayıtsız bir özgür seçimdir söylenilmek istenen. Böylece özgürlük değer için tek kaynak olmaktan öte kendisi değer haline gelmektedir. Önemli olan tek bir şey vardır oda seçimin “özgür” olduğu. Kenan Gürsoy’un belirttiği gibi burada klasik hümanizmden de söz edilemez. Zira insanın bütün değerlerin merkezini oluşturması yahut insanın en yüksek değer olarak kabul edilmesi değildir, burada söz konusu olan. Çünkü Sartre insanın belli kalıplara göre tanımlanmasına karşı çıkarak bu kapıyı daha baştan kapatmış olmaktadır.36 Oysa yine Kenan Gürsoy’un ifadesiyle ahlaka dair eylemlerde bir “içkin öğe” birde “aşkın öğe” bulunmaktadır. Bunlardan ilki ahlaki öznenin kişiliği, bilinci, vicdanı; diğeri ise ahlaki iyi, norm ve ödev anlamındadır. Bu bağlamda özgürlük “içkin öğe” iken, değer “aşkın öğe” anlamına gelmektedir.37 Yani özgürlük bir değer seçebilmek bakımından önem taşımakta, kayda değer olmaktadır. 
 
Bu bağlamda kafa yoran felsefecilerden bir diğeri de Nietzsche’dir. Felsefi örgüsü içerisinde nihilizmi ve bununla baş etmenin yollarına değinen bu filozof da “özgür” kişiye büyük roller biçer. Hatta hiç çekinmeden bu role açıkça “Tanrısal” demek mümkündür. Nietzsche hayatın merkezine “güç istenci” ni koyar. Kendisi metafiziği reddetmesine rağmen her oluşumun arkasında güç istencini araması nedeniyle Heidegger onu son metafizikçi olarak suçlayacaktır. Hatta kendisine tepeden tırnağa bir metafizikçi olduğu dahi söylenecektir.38 
 
Nietzsche “iyi” ve “kötü” kavramlarını da bu temel üzerinden değerlendirir. Deccal isimli kitabında “Iyi nedir?” diye sorar ve cevabını verir:” İnsandaki güç hissini, güç istemini, gücün bizatihi kendisini arttıran her şey”. Yine sorar “Kötü nedir?” diye ve “zayıflıktan doğan her şey” diyerek yanıtlar. Mutluluğu da artan kudret duygusu olarak tanımlar.39 
 
Böyle Buyurdu Zerdüşt isimli eserinde filozof insanları üç kategoriye ayırır: Deve, aslan ve çocuk. “Üç dönüşüm üzerine” başlıklı pasajda geçen bu tiplendirmeler “özgürlük” kavramının izahını da içerisinde barındırmaktadır.40 “Deve insan” mevcut değerleri taşıyan insandır. Tıpkı bir deve gibi üzerine hangi değer yüklenmişse sorgulamadan onu taşır. “Aslan Insan” ise özgürdür. Çünkü toplumun üzerine yüklemiş olduğu bütün değerleri sırtından atmış ve parçalamıştır. Ama akıbeti belli değildir. Varacağı iki durak vardır. Ilki nihilizmdir. Diğeri ise “çocuk insan” Yani yıktığı değerlerin yerine yenilerini koyabilen insan. Nietzsche buna “üst insan” der. 
 
Üst insan kelimenin tam anlamıyla bir Tanrı-insandır. Ioanna Kuçuradi tarafından kaleme alınan şu cümleler demek istediğimi daha iyi anlaşılır kılacaktır: 
 
“O, değeri yaratandır; o, bir şeyin ne olduğunu ve ne kadar değerli olduğunu söyleyen insandır; ‘hakikati’ ilk defa yaratan insandır. Onun varlığı insan dünyasının alınyazısıdır: İyinin ne olduğunu, kötünün ne olduğunu bir o bilir; yeryüzüne anlamını ve geleceğini bir o kazandırır; bir şeyi iyi ve kötü yapan, onun tabiî değerini gören bir o vardır.” 41
 
Nietzsche’nin felsefesine göre “Özgürlük” Tanrı olmaktan önceki bir basamaktır dense yeridir. Çocuk-insan bir çocuğun masumiyeti, umursamazlığı, iyi ve kötünün farkına varmazlığı kıvamında bir tanrıdır. Bu kategorileştirmeye karşı şu sorularla itirazda bulunulabilir: 
 
Deve insan: Değer taşıyan her insan deve insan mıdır? Bu neye göre belirlenecektir. Taşınan değerlerin gereksiz yük olup olmadığına kim karar verecektir? Deve taşıdığı yükün kıymetinin farkında olmayan bir hayvandır. Sırtında ne taşırsa taşısın onun için yüktür. Taşıdığından habersizdir. Nereden alıp nereye götüreceğini kendisine sorun etmez. Yük taşırken onu motive eden duygu “böyle gelmiş böyle gider” anlayışıdır. O küçük çıkarlarının, rahatının, yeminin peşindedir. Taşıdığı “iyi” ise özen göstermediği gibi, “kötü” ise sırtından atma isteği duymaz. Değerlerin özünün kalmadığı, rutinleştiği, anlam ve ateşinin söndüğü ortamlarda değerlerin bir “deve” bilinciyle taşınmış olduğu tartışmasızdır. Aksi durumda ise bu insana sırf değer taşıyor diye “deve” yahut “sürü” insan demenin makullüğü nereden gelmektedir? 
 
Aslan insan: Aslan parçalarken, parçaladığını ne için parçalayacaktır? “Ben istiyorum” için mi? Yine neden parçaladığını nasıl bilecektir? Sırf “aslan desinler” içinse yaptığı hayvanca bir tavır olacaktır. Keza yine kim için parçaladığını da bilmelidir. Nefsi için mi? Toplum için mi? Yoksa Tanrı için mi? 
 
Çocuk insan: Bu insana bu hakkı kim vermiş ve sıfatı hangi kıstasa göre verilmiştir? Zira çizilen portre tam bir Tanrı-insan portresidir. Bu tür insanlar, tarih boyunca işlenmiş en büyük cürümlerin failleridir. Ayrıca değer koymak amaç koymak için bilgiye ihtiyaç yok mudur? Bu çocuğun bilgi kaynağı nedir? Bilgi neye göre belirlenecektir? Bu da bir tercih meselesi değil midir? Tanrı-insanın tercihi neden herkesi bağlayıcı olacak? Yine onun koyduğu amaçlar hangi değerlere yöneliktir? Her belirlenen amaç aslında kendimiz, hayat ve varlık hakkında bir kanaat neticesi oluşmuyor mu? Tanrı-insanlar tarafından konulan amaçlar neticesi bu güne kadar insanlık çok ağır bedeller ödemedi mi? 
 
“Özgürlük”ün ne olduğu konusunda Gabriel Marcel diğer varoluşçu filozoflardan çok farklı bir kanaate sahiptir. Ona göre özgürlük bağlanmak içindir. Bağlanma ise “beni bana kaybettirmeyen, beni bana ‘ben’ olarak bulduracak olan bir harekettir”42Bağlanma daima dışta olana bir başkasına doğrudur43 Özgürlüğe yaklaşım noktasında o Sartre’ı eleştirir. Sartre’da özgürlük, Mutlak’ın değerine sahip olması nedeniyle ne olduğu belli olmaz bir hale getirilmiştir. Mahkûmiyet bir şeyden mahrumiyeti gerektirir. Özgürlüğün kendisi kayıp olmadığı müddetçe ona mahkûm olamayacağımızı dile getirir.44 Insan için gerçek anlamda var olmak, Tanrıyla beraber var olmaktan yani imandan, ona bağlanmaktan başka bir şey değildir. 45 
 
Özgürlüğün Ulaşacağı Son İki Nokta:  Özgürlük ya da Kölelik
Ontolojik özelliği olarak “özgürlük” insanın evrende kendi yerini belirlemesinde, nihai soruları cevaplamasında, öncesi ve sonrası ile birlikte hayat hakkında kanaat sahibi olmasında temel belirleyendir. Bu nedenle varoluşsal imkân sağlayan bir bahşedilendir. Daha doğrusu Allah bu konularda seçim yapmamızı dilemiştir ki bize bu imkânı peşinen vermiş olması nedeniyle biz seçiyor ve dileyebiliyoruz. Allah bunu dilemeseydi biz hiçbir şeyi dileyemezdik. Bu imkân kullanılırken insana ilham gönderildiği gibi şeytanın fısıldamasına da muhatap olur. Fakat şeytanın insan üzerinde bir sultası/zorlaması bulunmamaktadır. Bu nedenle insan asla şeytanın kölesi değildir. Kendi iradesi ile köleliği kabul etmesi hali müstesna.
 
Bu bakımdan insanlar özgür ama köle olabilirler. Iradesi ile verdiği kararları uygulayamayabilirler. Çünkü dış dünyada baskı altındadırlar. Seçimlerini fiiliyata sokma gücünden mahrumdurlar. Bu durumda sorumluluk olmaz. 
 
Bu bakımdan insanlar özgür ama köle olabilirler. Iradesi ile verdiği kararları uygulayamayabilirler. Çünkü dış dünyada baskı altındadırlar. Seçimlerini fiiliyata sokma gücünden mahrumdurlar. Bu durumda sorumluluk olmaz. 
 
Kimileride özgür iradeleri ile köleliği seçerler. Böylece özgürlük veriliş hikmetini yerine getirmiş olur. Eğer seçtiği kendisini yaratan ve onu özgürlüğü ile birlikte yeryüzünde yaşatan Allah ise o “Abdullah”tır. Allah’ın kulu. Eğer seçiminin gereğini hiçbir zorlama ile karşılaşmadan yerine getiriyorsa aynı zaman da ”hür” dür. Siyasi ve ekonomik olarak tahakküm altında ise o “Abdullah” dış dünyası itibariyle köledir. 
 
Şayet özgür irade ile seçilen Allah’tan gayrisi ise o kimse kendi iradesi ile özgürce bir seçim sonucu köleliği seçmiş demektir. Bu insan artık “Abdullah” olmadığı, kul olmamayı iradesi ile seçtiği için köledir. Dış dünyada hür de olsa hukuki açıdan köle de olsa durum değişmez. 
 
Muhammed Hamidullah tarafından kaleme alınan “abd” maddesinde ki alıntıya göre Râgıb el-Isfahânî Kur’an’da ki kullanışına göre “abd” in dört şeklinden söz etmiştir. 
1) Hukuk açısında abd. (Köle) 
2) Yaratılması bakımından abd; bu yaratma sadece Allah’a nispet edilebilir. 
3) Allah’a kulluk yapması açısından abd; hür olsun köle olsun, en şerefli insan. 
4) Dünyaya ve dünya servetine kul olan abd; hür de olsa köle de olsa, en kötü insan. Bu guruba Hz Peygamber’in “Altına, gümüşe ve lükse kul olan insan helak olsun!(Tirmizi “Zühd”,42; Ibn Mâce “Zühd”,8) diye kınadığı kimseler girer.46 
 
Bu tür bir kulluğun(iradi olarak nefse, dünyaya köleliğin) modern dünyada varmış olduğu son nokta “bırakınız yapsınlar” düsturudur. Buna serbestlik dedenebilir yahut özgürlüğün yozlaşması. Işte kapitalizmin özü budur. Birçok alternatif içinde seçmek, seçtiğini bırakıp bir yenisini seçmek, sırf seçmek için seçmek, ama hepside eşya ile alakalı. Oysa ontolojik “özgürlük”ün temelinde “korku” vardır; sonucunda “kaçış” hatta daha kötüsü”inkâr” ihtimalleri. Korku/endişe’nin yükünü taşıyamayanlar özgürlüklerinden kaçmak yolunu tutarlar. Tıpkı Hıristiyanlıkta ilk günahın Hz. Âdem ile tüm insanlığa tevarüs ettirilmesi gibi. Bu iradeden “kokmak”, “kaçmak” değil de nedir? Iş tabii bu noktada kalamazdı, kalmadı da. Bu ilk günahın kefaretini ödemek gerekiyordu. Tanrı oğlunu(hâşâ) dünyaya gönderdi ve Isa çarmıhta can vererek kefareti ödedi; böylece insanlığı, kendilerini içerisinde peşinen buldukları günahtan kurtardı. Sonrada dirilip Babanın yanına yükseldi. Ölen ve dirilen bir tanrı!? Işte bu da teslisin aklı en taciz eden yanı! 
 
 Yozlaşmanın yani seçmenin yükünden kurtulmanın, hevanın kölesi olmanın kaçacağı bir başka acıklı nokta da inkârdır. Yani insanın iç çatışmalarıyla baş etmesinin temel bir mekanizması. Renata Salecl buna güzel bir örnek verir. Tüketicilerin kredi kartı ile alış veriş yaparken sanki borcun ödenmeyeceği yanılsaması, yani inkârı. Aslında borçlandıklarını biliyorlardır ama bir şekilde ileride ödeneceğini düşünerek alış-veriş yaparlar.47... Bu inkâr anlayışı modern insanın ölümü yenmesinin de yolu olmuştur. Tükettiğimizin miktarı ve markası ile insanlar gözünde değer kazandığını, ünlüleri taklit ederek özgür seçim yaptığını48 zanneden modern insanın bu aymazlığı ölümün inkârından başka bir temele dayanmamaktadır. Hatta Tanrının inkârı bile! 
 
Özgürlük konusundaki sözlerimize Muhammed Müctehid Şebusteri’nin görüşleri ile son verelim. Şebusteri özgürlüğü değerlendirirken biraz farklı açıdan yaklaşır. Allah’ın insana verdiği değer. Allah mutlak ve kuşatıcı bir Varlık olarak sınırlı varlık olan insanın onurunu ortadan kaldırmayı, ezmeyi, hiçlemeyi istememiştir. Özgürlük ile ona gerçek varlığını armağan etmiştir. Bu nedenle Allah insanın hem insanlığının ve hem de özgürlüğünün sebebi ve imkânıdır. Allah dilemiştir ki kendisinin mutlak gücü kulları tarafından cebren değil, özgürlüğü ve varoluşsal tecrübesi ile keşfedilsin. Kısacası Tanrı tarafından insanın bir nesne değil, kişi olarak49 görülmesi hadisesinin adıdır, özgür olmak.
 
Özetle bir “secde” emri ile kozmik start alan özgürlük, kişisel bazda yine bir “secde” finali ile son bulmaktadır. Önemli olan özgürlük değil sebebi olan secdenin kime yapıldığı olsa gerektir.
İLİMYURDU Yayıncılık ve Eğitim Hiz. Ltd. Şti.
Adres : Molla Gurani Mah. Akkoyunlu Sk.
            No: 36 Fındıkzade Fatih / İstanbul
Tel      : 0212 533 05 35
Faks   : 0212 631 53 69
Mail    : info@yetkindusunce.com
Tüm Hakları İlim Yurdu Yayıncılık’a aittir. Kaynak belirtilmeden hiçbir içerik kopyalanamaz. | Tasarım & Yazılım: Dizayn Sanat