Akademik Özgürlük

Sayı:1 / Özgürlük ve Teslimiyet - Dosya

İsmail Taş

Yeni paradigmayla birlikte özgürlük, insanın Tanrı elindeki yazgısıyla sınırlı olmadığı gibi, iktidarların mülkiyetlerini ifade aracı da değildir. Bu dönemde özgürlük, insanın potansiyelleri ve yaratıcılığı, bireyin toplum ve devlet karşısındaki konumu, hukuk ve sorumlulukları, kısaca, yaşam felsefesi çerçevesinde genişlemiştir.
Bu yazıyı kaleme alırken her şeyden önce şunu belirtmeliyiz ki, her ne kadar “akademik özgürlük” terkibindeki “akademi” terimi, Antik Yunan düşünürlerinden Platon’un açmış olduğu Akademi’yi işaret ederse de “akademik özgürlük” bugün üniversite camiasını oluşturan topluluğun bütününü ilgilendirmektedir. Amacımız ise, ne üniversitelerin mevcut düzenini savunmak, ne de özgürlüklerin önüne geçilmesini rasyonelleştirmektir; bir akademisyen olarak sadece akademik özgürlüklerin önünü açmak için bir yol aramaktır. Bu anlamda kurumsal olarak üniversitelerin hangi siyasi, iktisadi ve kültürel yapıların ürünü olduğunu iyi tespit etmek gerekmektedir. Her ne kadar üniversite olgusunun kurumsal gelişiminin daha eski tarihsel referanslarını göstermek mümkünse de, bu çabanın bugünkü akademik özgürlük sorununa bir katkı sağlayacağı şüphelidir. Doğal olarak, kurumlar bir anda ortaya çıkmazlar, tarih içinde belirli bir süreç içerisinde doğar ve gelişirler. Dolayısıyla bugün üniversite kurumundan anlaşılanlarla, tarihte anlaşılanlar birbirine denk değildir. Işin doğrusu, birçok kaynakta, “üniversite” isminin ilk olarak 12. yüzyılda Bologna’da kullanıldığı ve aynı müessesenin bugünkü üniversite anlayışının kökenini oluşturduğu yorumları sıklıkla yapılıyor olsa da, biz, yazımızda, 18. ve 19. yüzyıllarda “Aydınlanma Felsefesi”nin bir uzanımı olarak ortaya çıkan bilimlerin kurumsal karşılıklarını esas aldığımızı ifade etmeliyiz. Buna göre 18. ve 19. yüzyıllarda, orta çağdaki medreseler ve manastırların yerini üniversiteler almıştır. Söz konusu yer değiştirme, sadece bir isim değişikliği değildir; tabiata, bilime, dine, sanata ve siyasete bakışın paradigmalarının yeniden oluştuğu bir sürecin ifadesidir. (Esas itibarıyla manastırlar da medreseler de varlıklarını koruyarak hayata devam etmişlerdir ancak bilimi, siyaseti ve medeniyeti kurucu bir unsur olarak rol oynamayı terk etmişlerdir.) 
 
Yeni paradigmayla birlikte özgürlük, insanın Tanrı elindeki yazgısıyla sınırlı olmadığı gibi, iktidarların mülkiyetlerini ifade aracı da değildir. Bu dönemde özgürlük, insanın potansiyelleri ve yaratıcılığı, bireyin toplum ve devlet karşısındaki konumu, hukuk ve sorumlulukları, kısaca, yaşam felsefesi çerçevesinde genişlemiştir. Diğer bir ifadeyle “irade hürriyeti” sorununa indirgenerek teolojiyle sınırlandırılmış özgürlük, yeni paradigmayla birlikte, her alanda insan yaşamıyla ilişkilendirilmeye başlanmıştır. “Akademik özgürlük” gibi. Dolayısıyla üniversite teriminin semantiği oldukça çağdaştır. Bu anlamda üniversitelerden kastımız, Batılılaşma serüveni içerisinde gelişen ve ülkemize Batı’dan transfer edilen Yüksek Eğitim Öğretimin yapıldığı kurumlardır. 
 
“Akademik özgürlük”ten kastımız ise, üniversite kurumlarında akademik uğraş içinde olan herkesin özgürlüğü olmakla birlikte, özellikle üniversite hocalarının özgürlüğüdür. Bu anlamda “akademik özgürlük” oldukça modern bir sorun olup, kavramsal olarak Batı dünyasına aittir. Dolayısıyla sorunumuz hiçbir dini ve milli geleneksel referansa sahip değildir; aksine bunların yerli değerlere dönüştürülmesi isteğine matuftur. Zira bu sorunun tarihsel referansları, Batı dünyası ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında kurulan üniversitelerdir. Zira ilk olarak 1933 Reformuyla birlikte Milli Eğitim Bakanlığının gözetiminde ilk Türk üniversitesi kurulmuştur. Dolayısıyla bundan önce herhangi bir üniversite olmadığı için, “akademik özgürlük”ten de bahsedemeyiz.
 
Batı dünyası söz konusu olduğunda ise üniversitelerle birlikte zikredilen “özgürlük” kavramından ne anlaşıldığı gayet açıktır; kiliseye karşı elde edilen bir serbestlik. Kısaca ifade edecek olursak, söz konusu özgürlük, büyük mücadeleler sonucunda kazanılmış bir yaşam biçimidir. Batı dünyasında, bilimin ve düşüncenin insana ait bir olgu olduğu sonucuna ulaşılmış, bu konuda da başarılı olunması için insan düşüncesinin özgür olması gerektiğine vurgu yapılmıştır. Batı dünyasında özgürleşme süreci elbette burada sona ermemiştir. Batı dünyası, üniversitelerin kampüslerinden “tanrılarını” ve dini düşünceyi çıkarmayı başardıktan sonra, onun bıraktığı yeri doldurmaya çalışan “siyasi otorite”ye karşı da ciddi mücadeleler vermiştir. Nihayet üniversiteler kilisenin yerine “kurulan” devlet otoritesine karşı da özgürlük mücadelesini devam ettirmiş ve hala da bu mücadeleyi sürdürmektedir. O halde ne “akademik düşünceyi” ne de “akademik özgürlük”ü oturup masa başında tanımlama hakkımız vardır. Bunun tarihsel referanslarını sağlıklı bir şekilde anlamadan, bugün, “akademik düşünce” ve “akademik özgürlük” tartışılamaz; evrensel ölçekte, akademik unsurların gelişimi takip edilemez ve dolayısıyla ‘üniversite düşüncesi’ne karşı ironik bir çelişki yaratılmış olur. 
 
Akademik düşünce özgürlüğü, ifade özgürlüğünün, ifade özgürlüğü de düşünce özgürlüğünün bir uzantısı olarak görünmektedir.1 Bu anlamda ifade özgürlüğü en temel özgürlük olmaktadır.2 Ifade özgürlüğü bir anlamda düşünce özgürlüğünün hem varlığı hem de toplumsallaşması için şarttır. Düşüncelerin toplumsallaşması da demokratik toplumların dönüşümü ve kendilerini yenileyebilmeleri için olmazsa olmazdır. Bir düzenin değişmesi ya da yenilenmesinin yolu, demokratik toplumlarda farklı düşüncelerle olur; o da farklı düşüncelerin toplumda yaygınlık kazanmasına bağlıdır. Farklı ve yeni düşünceler bu nedenle çoğu toplumlarda ve özellikle iktidar kesimlerinde korku ve endişe yaratmıştır, bu nedenle de itaatsizlikle suçlanmıştır ve susturulmaya çalışılmıştır. Her tartışmayı susturma girişimi ise esas itibarıyla bir yanılmazlık taslamadır. Insanlar yanılabileceklerini teoride kabul etmekle birlikte, bu durum, pratik hayatta pek kabul edilebilir değildir. Mutlakiyetçi 
 
‘‘Akademik Özgürlük'ten kastımız ise, üniversite kurumlarında akademik uğraş içinde olan herkesin özgürlüğü olmakla birlikte, özellikle üniversite hocalarının özgürlüğüdür. Bu anlamda “Akademik Özgürlük” oldukça modern bir sorun olup, kavramsal olarak Batı dünyasına aittir.’’
 
yöneticiler yahut sınırsız itaat görmeye alışmış olanlar alışkanlık gereği hemen her konuda kendi düşüncelerine karşı tam bir güven içindedirler. Halbuki bireyler kadar, toplumlar, çağlar, partiler ve mezhepler de yanılmaz değildir. Mill’in ifadesiyle bu, insanlığın sağduyusu için esef edilmesi gereken bir durumdur.3 Buna göre dünyadaki en önemli düşünceler ve inanç sistemleri en korkunç “asiler” tarafından inşa ve ifşa edilmiştir. Söz konusu “asiler”in yaptıkları, Erich From’un deyimiyle “bir şeye karşı olan bir tutum değil, bir şeye yönelik bir tutum; insanın görebilme, gördüğünü söyleyebilme ve görmediği şeyi söylemeyi reddetme yeteneğine yönelik” olarak değerlendirilemez mi?4 Kaldı ki bu durum sadece “doğru” ve “yanlış” ya da siyasi tahakküm” üzerinden yapılacak bir değerlendirme işi de değildir. Bazen “doğru”, “güzel” ya da “iyi” ya da olan şeyler de artık anlamını yitirmiş ve değişmesi gerekenler sınıfına dahil olabilir. Insanlık tarihi bu anlamda nice örneklerle doludur. Gasset’in dediği gibi, “arzusuna, idealine erişmiş olan bir çağ artık başka bir şey istemez olmuş demektir, yani yüreğinde arzunun pınarı kurumuştur. Sözüm o ki, şu olgunluk dediğimiz şey aslında bir sonuçtur. Öyle yüzyıllar vardır ki, dileklerini yenilemeyi bilmediklerinden dolayı doygunluktan ölürler, talihli erkek arının çiftleşme uçuşunun ardından ölüp gitmesi gibi.”5
 
Düşünce ve düşüncenin ürünü olan bilim ise, doğalarının gereği olarak, hem değişimin ürünüdür hem de değişimin en önemli nedenidir. Diğer bir ifadeyle hem değiştirirler hem de değişirler. Bugüne kadar süregelen insan yaşamı bunun en güçlü göstergesidir. Hiçbir düşünce ya da bilim, değişmek için bir devletin hukukunu, ideolojisini ya da bir toplumun adet, gelenek, görenek, örf ve ahlakının olgunlaşmasını beklemez, onlardan bir ruhsat ve meşruiyet onayı almaz. Bunların meşruiyeti ve onayı düşünmek ve bilmekle ilişkilidir; o da, düşüncenin tatmini, bilginin bilimsel bir karara ulaşmasıdır. Herhangi bir konuda düşüncesi olan bir kimseye ‘neden böyle düşünüyorsun?’ denildiğinde, size sadece düşüncesinin gerekçelerini sayacaktır. Bir bilim adamına, yapmış olduğu deneyden elde etmiş olduğu bir sonucu sorarsanız, size gözlemlerini ve bunların ne anlama geldiğini anlatacaktır. Bir sosyal bilimci toplumsal değişmenin kanunlarını elde etmeye çalışırken, siyaseti, ekonomiyi, toplumun değer yargılarını vb. dikkate alacaktır fakat onlara kendi değer yargılarıyla ya da toplumun değer yargılarıyla bakmayacaktır. Bir ilahiyatçı herhangi bir dini inceleyecek fakat yapmış olduğu inceleme ve araştırmasını inanç aktıyla sonuca ulaştırmayacaktır. 
 
Bilimin en önemli özelliği, lanetlere de aforozlara da yabancı kalması, özgürlüğü anlayış ve davranış biçiminin yasası yapmış olmasıdır.6 Bununla birlikte Bayet’in dikkat çekmiş olduğu gibi, bilim çevrelerinde de bazı yanlış anlayış ve uygulamalara tesadüf edilebilmektedir. Bu tür hatalar, öğretim sürecinde, bilimsel araştırmanın kendisinden çok, elde edilen sonuçlara bağlanılmasından kaynaklanmaktadır. Halbuki bilimin özü bilimsel araştırmadaki özgür atılımdır. Kendini ele vermeyen gerçekler karşısında bilginler duraksar, bocalar, birbirlerine danışırlar; herhangi bir düşünceyi herhangi bir şekilde sınırlamak hiçbirinin aklından geçmez; geçmişte insanlara çok saçma görünmüş düşüncelerin ve birtakım tasarımların gerçekleştiğini çok iyi bilirler. Araştırma dünyasında herkese tanınan özgürlük, yarım ağızla verilmiş bir özgürlük değil, oyunun kuralı olarak, başarının ön koşuludur. Bilim ve bilim adamının özelliği, tartışmanın bitmesi diye bir şeyin olmamasıdır. Düşüncenin kesin olarak varacağı değişmez birtakım ilkelerin peşine düşenler “mutlakçı” dinler ve felsefelerdir. Bu tür düşünceye sahip olanların da zorba bir gücü ya da devlet gücünü arkasına alması da eksik değildir.7 Bu tür düşünceler bilimsel değil, ideolojik düşüncelerdir. Ideolojik düşünceler ise “belirlenmiş” olmaktan mutludurlar; belirsizlik ve huzursuzluk ideolojik dünya görüşlerinin hoşlandığı bir durum değildir; bundan dolayı da özgür değildirler. 
 
Düşünce ve bilim, uygun iklimlerde ve topraklarda biter. Bu şu demektir: düşünce ve bilim için ya uygun bir iklim ve toprak yaratılacaktır ya da düşünce ve bilim uygun iklim ve toprak neredeyse orada bitecektir. Neden? Çünkü düşünce ve bilimin doğası bunu gerektirir. Doğası yok edilen ya da bozulan bir şey ise, kendisi olarak var olmaya devam edemez; devam ettiğini düşündüğünüz şey ise, sizin yapmayı arzuladığınız şey değil, başka bir şeydir. 
 
Bir düşüncenin varlığı ise ancak ifadeye dökülmesiyle tamamlanır. Dolayısıyla düşünce özgürlüğünden bahsetmek aynı zamanda ifade özgürlüğünü de gerektirmektedir. Çeşitli özgürlükleri bünyesinde toplayan ifade özgürlüğünün ilk boyutunu, bir fikrin oluşabilmesi için gerekli özgürlükler oluşturmaktadır. Bunlar bilgi ve fikirleri inceleme, araştırma, elde etme, serbestçe öğrenme ve haberleşme özgürlükleridir. Ikinci boyut kanaat özgürlüğü olup, kişiye kanaatlerinden dolayı kaygı duymaması, fikir ve inançlarını açıklamaya zorlanmaması güvencesini sağlamaktadır. Bu sebeple kanaat özgürlüğüne, konuşmama veya konuşmaktan kaçınma özgürlüğü de denilmektedir. Ifade özgürlüğünün üçüncü boyutunda, fikirlerin açıklanması ve yayılması özgürlüğü yer almaktadır. Çünkü bireyin açıklayamadığı ve savunamadığı fikirlerin koruma altında olmasını, tek başına ifade özgürlüğünün kanıtı saymak mümkün değildir. Sonuç olarak ifade özgürlüğü, insanın serbestçe 
 
‘‘Akademisyenler için ayrıcalıklı olan özgürlüğü, sahip oldukları meslek açısından bir ayrıcalık olarak değerlendirmemiz gerekiyorsa, gerçekten de Rosovky’nin dediği gibi, akademik yaşamın en ayırt edici yönü, bir patronun söz konusu olmamasıdır.’ ’
 
bilgiye ulaşabilmesi, edindiği fikir ve kanaatlerinden dolayı kaygı duymaması ve bunları serbestçe dışa vurabilme imkânı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu da insan onuruna, maddi ve manevi varlığını geliştirme temel hakkına dayanmaktadır.8 Buradan hareketle şu soruyu doğal olarak sormamız gerekmektedir: Şayet düşünce özgürlüğü ifade özgürlüğünü, ifade özgürlüğü, insanın bilgiye serbestçe ulaşabilmesini, bunu açıklayabilmesini ve yayabilmesini içeriyorsa, acaba akademik özgürlük de düşünce özgürlüğü içerisinde değerlendirilemez mi? Akademisyenlerin diğer insanlardan farkı nedir? Acaba akademisyenler, düşünce özgürlüğünde sıradan insanların özgürlüğüne sahip olmakla birlikte daha özel bir özgürlüğe mi sahiptirler ya da daha özel bir özgürlüğe gereksinimmi duymaktadır? Akademisyenler için ayrıcalıklı olan özgürlüğü, sahip oldukları meslek açısından bir ayrıcalık olarak değerlendirmemiz gerekiyorsa, gerçekten de Rosovky’nin dediği gibi, akademik yaşamın en ayırt edici yönü, bir patronun söz konusu olmamasıdır. Bu dünyanın en büyük patronu, akademik çevrenin entelektüel baskısıdır. Dolayısıyla hiçbir meslek onu icra edenlere, üniversite öğretim ve araştırma görevinde olduğu gibi, özgürlüğü ve güvenliği garanti etmez.9 Bununla birlikte yine de “akademik özgürlük”, her ne kadar ifade etme ve konuşma özgürlüğüne benzese de, akademisyenler için daha spesifik bir özgürlüğü “garanti” ediyor görünmektedir.10
 
‘‘Akademisyenlerin lehine görünen bu “garanti” büyük oranda onun kurumsallığı ile ilişkilidir. Kurumsallık dikkate alınmadan akademik özgürlüğün tartışılması mümkün değildir. Çünkü akademik özgürlüğün varlığı üniversitelerin özerkliğine bağlıdır. O halde akademik özgürlüğün iki parametre üzerinden tartışılması gerekmektedir: Kurumsal özerklik ve Bireysel özgürlük.’’
 
Akademisyenlerin lehine görünen bu “garanti” büyük oranda onun kurumsallığı ile ilişkilidir. Kurumsallık dikkate alınmadan akademik özgürlüğün tartışılması mümkün değildir. Çünkü akademik özgürlüğün varlığı üniversitelerin özerkliğine bağlıdır. O halde akademik özgürlüğün iki parametre üzerinden tartışılması gerekmektedir: Kurumsal özerklik ve Bireysel özgürlük. 
 
Kurumsal özerklik, üniversitelerin kurumsal yapısıyla ilgilidir ve kurum olarak devlete bağlı olmakla birlikte, bir anlamda, devlet yetkililerinin üniversiteler üzerindeki egemenliklerini sınırlandırmak anlamına gelmektedir. Üniversite özerkliği, akademik özgürlüğün kurumsal formudur ve 1997 UNESCO tavsiye raporunda akademik özgürlüğün var olabilmesi için birinci şart olarak belirtilmiştir. Üniversiteler tarih boyunca ‘özgür tartışma ortamı’nı ve ‘eleştirel düşünce’yi savunmuşlardır. Bu, üniversitelerin kurumsal olarak ‘akademik özerkliği’ sayesinde olmuştur. Akademik özerklik beraberinde bireysel olarak üniversitede çalışan akademisyenler için ‘akademik özgürlüğü’ sağlamıştır. Üniversitelerin kurumsal özerkliğine devlet ve kilise tarafından sıkça meydan okunmuş, üniversite hocalarının özgürlükleri bazı ufak tefek iç düzenlemelerle kimi zaman kısıtlanmışsa da, üniversitenin kurumsal özerkliği, bilim adamlarını harici denetimden korumuştur. Kısacası özerklik, baştan beri üniversite kavramına yapışık bir değeri, üniversitenin onu anlamlı kılan ayrılmaz bir özelliğini ifade etmiştir.11 Üniversitelerde akademik özerkliğin içeriğini; öğretim üyeleri ve yardımcılarının serbestçe bilimsel araştırma yapmaları, öğretim ve sınav programlarının, fakültelerin ders ihtiyaçlarının, yetiştireceği öğrencinin sayı ve kalitesinin, ders saatlerinin sayısının ve uygulamasının fakülteler tarafından serbestçe belirlenmesi, bilimsel denetimin öz denetim ve otokontrol ilkesine göre gerçekleştirilmesi oluşturmaktadır.12 Bununla birlikte özerklik, akademik dünyada çok fazla tartışılan ve konuşulan, üzerinde tam bir uzlaşmanın sağlanamadığı ve herkesin kendisine göre yorumladığı bir kavram olmuştur.13 
 
Ülkemizdeki sorun ise daha kompleks bir durum sergilemektedir. Ülke olarak özerklik ve özgürlük gibi terimlerle ilgili sorunlarımız var gibi. Bugün olduğu gibi birkaç asırdır devletin bekası sorununun dilden düşmemesinin bu konuda etkili olduğunu söyleyebiliriz. Ahlak felsefesi derslerimde “özgürlük sorunu”nu tartışırken edindiğim intiba, öğrencilerimin özgürlükle ilgili hiçbir taleplerinin olmadığı doğrultusundadır. Dahası üniversite hocaları için de durum çok farklı değildir. Bu kavramların semantiği sadece siyasete indirgenmiş durumdadır. Bozkurt Güvenç’in şu ifadeleri bu konuda dikkat çekicidir: “Biz Türkler gelişmeleri doğru anlamakta güçlük çekiyoruz. Bazen de yanlış yorumluyoruz. Söz gelişi “laikliği dinsizlik”, “özerkliği devlet içinde devlet” olarak yorumlayışımız gibi. Bu tür yanlışlara düşüyoruz, çünkü toplumun siyasi-askeri ve hukuki varlığını “Devlet” (üniter devlet) olarak algılıyoruz. Siyasi denetimin dışında kalan tüm kurumları sanki Devlet’ten kopmuş gibi görüyoruz. Özerk kurumlarda görev yapan bazı öğretim üyelerinin, akademik özerkliği, devletten bağımsızlık ya da hiçbir kişi ya da kuruma karşı sorumlu olmamak yolunda yorumlandığını kabul etmek gerekir.”14 Siyaset kurumsal düzeyde geliştirilemediği için devletin kurumları, kuralları ve uygulamaları henüz oturmamış görünmektedir; hiçbir kanun ve nizam değişikliğine gidilmeden çok farklı uygulamaların yaşandığına sıkça şahit olunmaktadır. Bütün kurumlarda olduğu gibi üniversitelerde de bunun yansımalarını görmek zor değildir. Bu durum hem bir vatandaş olarak hem de bir çalışan olarak çok ciddi tedirginliklere neden olmaktadır. Bu da maddi ve manevi olarak kaotik bir yapı oluşturmaktadır. 
 
Işin doğrusu Batı dünyası bu sorunları bizden daha şiddetli ve daha kaotik ortamlar içinde tecrübe etti; hem teorik hem de pratikte olarak yaşayarak ölçüp tarttı. Bozkurt Güvenç’in tabiriyle onlar, “Rönesans, Reformasyon, Aydınlanma, Burjuva ve Endüstri devrimleriyle demokratik parlamenter rejimlerin sonucu olarak, önce din ile bilim, sonra din ile siyaset, daha sonra bilim ile siyaset çatışmayı bırakıp birbirlerinin özerkliğini tanımayı ve ötekinin yetki alanına girmemeyi kabul ettiler. Özerklik ve özgürlük yönündeki ilk gelişmeler birbirine paralel ve birbirini destekleyen adımlar ve akımlar olarak gerçekleşti. Din ile siyasetin ayrılmasına Latinler “Laiklik”, kuzeyliler “Sekülarizm” dediler. Bilim ile din kurumlarının ayrılmasına tarihçiler aydınlanma çağı, ışık yüzyılı, ya da bilgi üretmede pozitivizm veya rasyonalizm adını verdiler. Kiliseye karşı pozitivizmi savunan siyaset ile üniversitenin ayrılmasına, Kara Avrupası’nda özerklik “Autonomie” (muhtariyet), Anglo-Sakson dünyasında ise Akademik özgürlük “Akademicfreedom” dendi.15
 
Kabaca bakıldığında akademik karar almada hükümetin müdahalesi ve sınırlandırmasına karşı olmak en kolay ve belki de en fazla savunulan tutumdur: Buradan bakılınca, hükümet üniversitelerden elini çekerse, akademik özgürlüğün sağlanacağı düşünülebilir. Belki bu durum devlet üniversiteleri için bir dereceye kadar makul gelebilir ancak bugün azımsanamayacak sayıda özel vakıf üniversiteleri vardır; birçok profesör ve öğrenci, daha büyük bir tehlikenin, bütün üniversite camiasına kendi değerlerini dayatan mütevelli heyetten geldiğini savunacaklardır. Üniversite işlerine ‘akademik özgürlüğü korumak için’ devlet müdahalesinin gerekli olduğunu savunanları da dikkate aldığımızda mesele iyice işin içinden çıkılmaz hale gelecektir.16 
 
Akademik özgürlük kendi gerçek toplumsal ve siyasal bağlamında ele alınmadığı sürece böyle de kalır. Diğer bir ifadeyle “akademik özgürlük” kavramının farklı kullanımları üzerindeki kafa karışıklığı, düşüncelerin soyut düzleminde kalındığı sürece hiçbir zaman çözülemez. Bu nedenle ayağımızı yere basmak ve kimin kime, neyi neden yaptığını görmek zorundayız.17
 
“Özgürlük” kavramı, tanımlanamayan kavramlardan birisidir. Bu, özgürlük kavramının doğası gereği böyledir. “Akademik özgürlük”, teklif ettiği “akademik” sınırlılığı ile işimizi kolaylaştırıyor görünmekle birlikte, “özgürlük” kavramının tanımlanamayan doğasındaki sıkıntıları da hissettirmektedir. Bu nedenle sorunumuzu biraz daha somutlaştırmamız gerekmektedir. Ollman’ın deyimiyle, ayağımızı yere basmamız icap etmektedir. Evet, özgürlük kavramını tanımlamamız zor olabilir; özgürlüğün ne anlama geldiğini tanımlayamayabiliriz ancak en azından akademisyenlerin kimden ya da kime karşı özgür olmaları gerektiğini tartışabiliriz. 
 
En azından işe şu şekilde başlayabiliriz: ister özel olsun, ister devlet üniversiteleri olsun, akademik özgürlüğün işlevi, üniversite hocalarını bireysel olarak her tür üniversite yönetmeliğinden bağımsız kılmak değildir. Bu düşünce, akademisyenlerin sorumlulukları olduğunu kabul etmemizi ve bu sorumlulukların ise bir takım kural ve ilkeler çerçevesinde belirlenmiş olmasını gerektirmektedir. Akademisyenlerin özgürlükleri bu anlamda tartışılmalıdır. Örneğin, hiçbir akademisyen sorumluluklarını yerine getirmemek gibi bir özgürlük talep edemez. Onun özgürlük talepleri akademisyenliğini en güzel ve en verimli şekilde gerçekleştirmek ve bunun karşılığında kendi bilimsel haklarını ve insani onurunu koruma amacına matuf olmalıdır. Üniversitedeki öğretim üyeleri mesleki açıdan uygun araştırma ve eğitim biçimlerini belirlemekte özgür olmalıdır. Akademik özgürlük, en iyi “profesyonel araştırma normlarının engellenmemiş bir biçimde uygulanması” olarak anlaşılıyor. Akademik özgürlüğü savunmanın ikna edici olabilmesi için akademisyenlerin yararlanmayı talep ettikleri hak, yerine getirmeye söz verdikleri görevin doğasından kaynaklanıyor görünmelidir. Akademisyenler, bunu yapmakta belli sınırlar içinde özgürdürler, akıllarına gelen her şeyi yapmakta değil. Üniversiteler öğretim üyelerini profesyonel standartlara tabi tutmasalardı, “işlev göremezlerdi”; çünkü böyle standartlar olmadığında öğretim üyelerinin özgürlükle hiçbir bağı olmazdı, uyum ve bütünlük içinde olan üniversite dağılıp giderdi.18 
 
Zannedilenin aksine özgürlüklerle sorumluluklar birbirine sıkı sıkıya bağlıdır; biri olmadan diğeri düşünülemez. Bu anlamda akademik özgürlükler çerçevesinde sorulması gereken soru şudur: Akademisyenler mesleğin normlarından mı sorumludur, yoksa toplumu yanlışlardan haberdar etmek gibi daha yüksek ve özel bir sorumluluğa mı sahiptir? 
 
Bu soruya cevap vermek için akademisyenlerin sorumluluklarını dikkate almak gerekir. Bunlardan birincisi, 657 sayılı devlet memurlarıyla ilgili kanunun gerekleriyle birlikte, 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanununun kendisinden talep ettiği sorumlulukları yerine getirmek. Bu, bir akademisyenin hukuki yükümlülüğüdür ve özgürlükleri hukukla sınırlandırılmıştır. Bununla birlikte bir akademisyenin görev ve sorumlulukları herhangi bir devlet memurununkinden oldukça farklıdır. Bir akademisyenin daha önce de ifade edildiği gibi, herhangi bir baskıya maruz kalmadan istediği herhangi bir konuda araştırma yapıp, elde etmiş olduğu bilimsel bulguları yayımlama ve kamuoyuyla paylaşma hakkı söz konusudur. Bu durum, hemen hemen dünyanın birçok ülkesinde geçerli olduğu gibi,devletin varlığı, bağımsızlığı, ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğünü tehlikeye sokacak durumlar dışında, ülkemiz için de geçerlidir.Üniversitelerin özerkliği19 ve akademisyenlerin özgürlüğü anayasada “Üniversiteler ile öğretim üyeleri ve yardımcıları serbestçe her türlü bilimsel araştırma ve yayında bulunabilirler” ibaresiyle gayet açık bir şekilde ifade edilmiştir.20 Buna göre akademisyenler bilimsel araştırma yapmak ve bunları yayınlayarak kamuoyuyla paylaşmak noktasında özgür görünmektedirler. Anayasa maddesindeki bu ifade, 2547 sayılı Yükseköğretim kanunu 3/d maddesinde aynen tekrar edilmiştir.21 Bununla birlikte, Yükseköğretim kurumlarıyla ilgili maddeler, amaçlar bakımından devlet ideolojisiyle gayet açık bir şekilde yönlendirilmektedir; gerek amaçlar ve gerekse genel ilkelerle yasa ve kanun maddelerinde zikredilen özgürlüklerin alanı oldukça sınırlandırılmış görünmektedir.22 Dahası YÖK, bazı olağanüstü dönemlerde söz konusu amaç ve ilkelerden hareketle özgürlükleri inkıtaa uğratan uygulamalara az başvurmamıştır. 28 Şubat süreci bu tür olumsuz uygulamaların sıklıkla yaşandığı bir dönem olmuştur.23 Doğrusu aynı yasa ve kanunlarla farklı dönemlerde birbirinden çok farklı uygulamaların yapılmış olması ve bugün de yapılıyor olması, daha can yakıcı bir endişe uyandırmaktadır. Bu tür olumsuz uygulamalar, akademik özerklik ve özgürlükle ilgili durumun sadece yasa ve kanunlarla iyileştirilemeyeceğini göstermektedir. 2013 yılında YÖK tarafından ilk kez yayımlanan “akademik özgürlük bildirgesi”, hem bu algının doğruluğunu tasdik etmekte hem de YÖK tarafından olumlu anlamda bir algı yaratılmaya çalışılmaktadır. YÖK tarafından yayımlanan bildirge, akademik özgürlükleri kampüslerde olup biten bir yaşam olarak görmektedir. Bu bildirgenin ilk maddesinde, üniversiteler “hiçbir baskı ve engelleme söz konusu olmaksızın, tüm fikirlerin, muhtelif hakikat iddialarının, sosyal ve siyasi problemlerin özgür ve medeni bir şekilde tartışıldığı, karmaşık sorunların açık bir biçimde ifade edildiği ortamlardır”, şeklinde akademik faaliyetler “üniversite ortamı” ile sınırlandırılmış görünmektedir. Diğer maddelerde geçen bütün unsurlar bu çerçevede olup biten etkinlikler olarak görünmektedir. Buna göre YÖK’ün akademik özgürlük bildirgesi kampüslerde başlayan ve kampüslerde biten bir hadise olarak görünmektedir. Bildirgenin 2. ve 3. Maddesi akademisyenlerin “hiçbir baskıya maruz kalmadan araştırma özgürlüklerine sahip olduklarını, temel bilgi yöntemlerini serbestçe kullanabileceklerini, gerekli koşullara sahip olma haklarını ve bilimsel üretme, bilgilendirme ve yayma haklarının olduğunu ve bu hakları hiçbir baskıya maruz kalmadan gerçekleştirebileceklerini” ifade etmekle birlikte, bildirinin gerek birinci maddesi ve gerekse diğer maddeleri, bilimsel araştırmaların bile kampüs alanıyla sınırlandığını göstermektedir.24
 
YÖK’ün bu bildirisi en azından olumlu bir adım olarak değerlendirilmelidir. Zira bildiri en azından üniversitelerin özerkliğinden ve akademisyenlerin özgürlüğünden açık bir şekilde bahsetmekte ve özgürlüğü teşvik etmektedir. Özgürlük ve özerklik gibi kavramların tedirginlik yarattığı ülkemizde bu çıkış küçümsenecek bir hadise değildir. Akademik normların dışında, akademisyenlerin toplumu yanlışlardan haberdar etmek gibi daha yüksek ve özel bir sorumluluğa sahip olup olmadıkları sorusuna gelince, bunun cevabını vermek kolay değildir. Akademisyenlerin yapmış olduğu mesainin resmi mesai saatleriyle sınırlandırılması mümkün değildir. Dahası onların haftalık ve yıllık tatillerinde bile mesai yaptıkları bilinir. Bu nedenle onların çalışma saatlerini ve mekânlarını resmi sınırlarla belirlemek zordur. Bundan dolayı onların mesaiye tabi tutulmaları da doğru değildir.25 Bir akademisyenin sorumluluklarının sadece kanun ve yönetmeliklerle sınırlandırılabileceğini söyleyebilir miyiz? Bir akademisyen için çizilen hukuki çerçeve, onun yapması gerekenlerin en asgari sınırlarıdır. Kaldı ki, onun ahlaki, vicdani ve insani görevleri vardır. Üniversite hocalığının kişiye kazandırmış olduğu hocalık erdemi, sadece “bilimsel görev” çerçevesine mahkum edilebilir mi? Yoldan geçerken kazaya şahit olanherhangi bir doktorun ölümle pençeleşen yaralı bir insana ilk müdahaleyi yapması için hem doktorun hem de hastanın hastanede olması gerektiğini söylememiz mümkün değildir. Doktorun ilk müdahaleyi yapması insani, vicdani bir görev olmakla birlikte, her şeyden önce onun doktorluk erdemiyle ilgilidir. Bu aynı zamanda onun bir vatandaşlık görevidir. Benzer şekilde bir akademisyenin meslek erdeminin kampüs alanıyla sınırlandırılması düşünülemez. Dahası bunun sadece kendi mesleğiyle ilgili olması da gerekmez. Siyasi, ekonomik, kültürel vb. alanlarda da yetkin bir kişi olarak, yaşamış olduğu ülkenin kanunları çerçevesinde özgür bir şekilde bireysel ya da toplu olarak bir takım eylemlerde bulunabilir; demokratik kuruluşlarda, sivil örgütlerde görev alabilir. Bir akademisyen olarak bilimsel, kültürel ve siyasi etkinliklerde bir dünya vatandaşı gibi davranabilir; evrensel insani değerleri yerelleştirmek ya da yerel değerleri evrenselleştirmek uğrunda maddi ve manevi katkılarda bulunabilir. Bununla birlikte akademisyenin bu tür eylemlerini akademik görev ve özgürlükler çerçevesinde değil, bir ülkenin vatandaşları için geçerli olan özgürlükler çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Yetkin toplumlar, özgürlükleri belirli seçkin sınıflara mahsus değil, bütün vatandaşların en tabii hakları olarak görür. Akademisyenlerin diğer vatandaşlardan farklı gibi görülen özgürlükleri ise, onların mesleki normlarıyla ilişkili olarak değerlendirilmelidir.
İLİMYURDU Yayıncılık ve Eğitim Hiz. Ltd. Şti.
Adres : Molla Gurani Mah. Akkoyunlu Sk.
            No: 36 Fındıkzade Fatih / İstanbul
Tel      : 0212 533 05 35
Faks   : 0212 631 53 69
Mail    : info@yetkindusunce.com
Tüm Hakları İlim Yurdu Yayıncılık’a aittir. Kaynak belirtilmeden hiçbir içerik kopyalanamaz. | Tasarım & Yazılım: Dizayn Sanat