Müslüman Dünyasında İktidar Otorite ve Özgürlük Üzerine Bir İnceleme

Sayı:1 / Özgürlük ve Teslimiyet - Dosya

Mehmet Evkuran

Ancak tıpkı Mekkeli müşriklerin dile getirdiği gibi tarihsel olayları, gelenekleri, toplumsal olayları insanların değil Tanrı’nın işi olarak görmek, eğer bilinçli yapılan bir ironi değilse insanın kendini aldatmasından başka bir şey olmayacaktır.
Özgürlük Varoluşsal Bir Sorundur
İnsan kendisini gerçekleştirme arzusuna ve bunu yerine getirecek imkânlara sahip bilinçli bir varlıktır. Diğer canlılara oranla insanın esnek bir doğaya sahip olması, onu belirlenmemişliği ile yakından ilgilidir. Biyolojik bir varlık olarak insan, diğer canlıların özellikle hayvanların bağlı olduğu biyolojik yasalara göre yaşar. Doğup, büyümesi, beslenmesi, barınması onun doğasından gelen zorunluluklarla ilgilidir. Ancak insan ihtiyaçlarını giderirken bunu basitçe ve sadece ihtiyacın karşılanması amacıyla yapmaz. Tarihsel süreç boyunca insan, ihtiyaçlarını giderme tarzına bağlı olarak kültürler inşâ etmiştir. Şu halde kendini gerçekleştirme biçimi olarak kültür, öncelikle insanın zorunluluklarla baş başa kaldığında geliştirdiği doğal olmayan bir üründür. Doğada kültür bulunmaz, ancak doğayla ilişkiler kuran insan kültürü üretir. 
 
Kültürün basit ve temel düzeyinden daha sofistike ve karmaşık aşamalara çıktıkça varlık, değer, hayatın anlamı, bilgi vs. gibi sorunlarla karşılaşılır. Tanrı ve özgürlük kavramları her kültürün şu ya da bu şekilde ele aldığı iki temel problemdir. Kadir-i mutlak Tanrı karşısında insan ne kadar özgürdür? Hayat ve evren niçin var edildi? Insanın varoluş amacı nedir? 
 
Dinler yaratılış teorisinin bir parçası olarak insanın özel bir proje olarak yeryüzünde var edildiğini dile getirmişlerdir. Meleklerin kaygı dolu sorularına (yeryüzünde kan dökecek ve bozgunculuk yapacak bir varlık mı yaratacaksın?) cevap veren Tanrı, projesinin ayrıntılarını tam olarak açıklamamıştır (2/Bakara, 30). Belki de bu projenin nasıl sonuçlanacağı, insanın, özgür iradesini hangi yönde kullanacağına bağlı olduğu bir kesinlikten söz etmek mümkün değildir. 
 
Kur’an’da insana dair anlatımlar, insan yaratılışından söz eden ayetler topluca okunduğunda, insanın irade ve kudret sahibi bir varlık olarak yaşadığı, seçimlerde bulunduğu, 
 
Asıl sorun insanın Tanrı karşısında kendini özgür hissedip-hissetmemesi değildir. Kur’an sıklıkla gözlerden kaçan temel bir probleme işaret etmektedir: Tarihin ve toplumun yönlendiriciliği sorunu… Peygamber kıssalarında, putperest kavimlerin doğru inancı reddetmek için atalar dinine ya da mevcut düzene atıfta bulundukları görülmektedir. Hatta Mekkeli müşrikler Islam’ın davetini reddetmek amacıyla Allah’ın dilemesine yani bir tür kader inancına sığınmışlardır. 
 
“Allah’a ortak koşanlar diyecekler ki: “Eğer Allah dileseydi biz de ortak koşmazdık, babalarımız da. Hiçbir şeyi de haram kılmazdık.” Onlardan öncekiler de (peygamberlerini) böyle yalanlamışlardı da sonunda azabımızı tatmışlardı. De ki: “Sizin (iddialarınızı ispat edecek) bir bilginiz var mı ki onu bize gösteresiniz? Siz ancak kuruntuya uyuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz.”(6/En’âm, 148)
 
Müşriklerin din bilgisini ya da tüm paganların teolojik sistemlerini tek bir teorik çatı altında toplamak kolay görünmemektedir. Ancak hepsinde yer alan ortak bir özellikten söz edilebilir, ki o da Yüce Tanrı inancıdır. Diğer tüm tanrı ve tanrıçalardan daha yüksek, yüce ve ulu yaratıcı/var edici kudret sahibi, her şeye hükmeden bir Tanrı’dır O. Böyle olduğu içindir ki insanlar O’na ulaşmak, O’nun rızasını ede etmek isterler. Kendi güçleriyle bunu yapamayacakları için aracılar, şefaatçiler edinmeleri gerekmektedir. Kısaca şirk ve paganizm olarak nitelenen inanç tarzında sorun, putların ve aracı varlıkların, hepsine hükmeden yüce Tanrı inancının bir parçası sayılmalarıdır. Pagan dinlerinde, ötelerde duran kadir-i mutlak Tanrı inancı, putların aracılığını temellendirmektedir. 
 
Kur’an’da göze çarpan tevhid söylemi, Allah’ın her şeye gücü yettiği, her şeyi bildiği ve hiçbir şeye muhtaç olmadığı düşünceleri üzerinde kurulmuştur. Insanların kendi elleriyle yaptığı yararsız-zararsız putlardan yardım dilemenin akla aykırılığı anlatılmaktadır. Teşbih ifade eden bazı anlatımların Kur’an’da yer alması sonraki dönemlerde Kelamcıları ve Tefsircileri bir hayli meşgul etmiştir. Allah’a varlıklara özgü nitelikler yükleyen (arşa istivâ etmek, el, yüz, gelmek, razı olmak, görmek, işitmek, konuşmak vs.) anlatımların nasıl anlaşılacağı üzerinde uzun tartışmalar yapılmıştır. 
 
Oysa sade bir bakış açısıyla bakıldığında Kur’an metninin temelde tevhid inancını yerleştirmeye çalıştığı ve Allah’a dair anlatım ve benzetmelerinde bu amaca yönelik bir farkındalık inşâ ettiği fark edilebilir. Teşbih anlatımları, Allah’ın insan ve evren ile olan aktif ve yakın ilişkisini vurgulamaktadır. Ister isim/sıfat ister fiil olarak kullanılsın Allah’a dair eylem ve özellikler, O’nun evrene hükmeden ve yöneten yegâne güç olduğunu anlatmaktadır. Tabiatta ve insan hayatında görülen durumlar ve değişimler, başka kozmik güçlere değil sadece Allah’a atfedilebilir. 
 
Kısaca teşbih anlatımının amacı, tevhidi kanıtlamaktır. Ancak Allah’ın evrene ve insana yönelik sıfat ve eylemlerindeki bu doğrudanlık, sonradan cebir, kader, insan iradesi ve özgürlüğü tartışmalarına yol açmıştır. Bazı Müslüman ekoller, Allah’ın evren ve insan üzerindeki gücü ve yönetimini temel düşünce almışlar ve insan iradesini ve evrendeki nedenselliği reddetmişlerdir. Onlara göre doğadaki olaylar gibi insan eylemleri de Allah tarafından anlık olarak ve sürekli biçimde yaratılmaktadır. Insan iradesinin insan eylemleri üzerinde bir etkisi bulunmamaktadır. Bu durum başta Allah’ın ahlakiliği sorunu olmak üzere dinin gönderiliş nedeni, özgür olmayan insanın sorumlu tutulması ve ödül-ceza görmesindeki tutarsızlık gibi daha pek çok teolojik probleme yol açmıştır. 
 
Durum büyük ihtimalle Mâtüridî’nin dile getirdiği gibi anlaşılabilir. “Tevhid, teşbih ile başlar; ancak tenzih ile devam eder.” Buna göre pagan inançlarını ortadan kaldırmak ve şirkin dayandığı teolojik gerekçeleri izale etmek için kullanılmış olan teşbih dili, bir süre sonra tenzih diline evrilmek durumundadır. Çünkü teşbih üzerinde aşırı durmak ve bunu temel paradigma kabul etmek, başta Tanrı-insan ilişkileri olmak üzere varlık düzeninin hatalı okunmasına neden olacaktır. Zira insan irade ve eylemine yer bırakmayacak derecede ilâhî iradeyi varlığın her gözeneğine teşmil etmek, sadece insan için değil ilahî adalet açısından da problemlidir.
 
Yine bu çerçevede tarihi ve toplumu doğrudan ilâhî takdir ve eylemin sonucu olarak gören dinî anlayışlar, Tanrı’yı yüceltme ve evrenin her karışında hükümran ilan etme adına bunu tercih etmektedirler. Ancak tıpkı Mekkeli müşriklerin dile getirdiği gibi tarihsel olayları, gelenekleri, toplumsal olayları insanların değil Tanrı’nın işi olarak görmek, eğer bilinçli yapılan bir ironi değilse insanın kendini aldatmasından başka bir şey olmayacaktır. 
 
Bu tartışmanın özgürlük açısından taşıdığı anlam büyüktür. Zira insan boşlukta değil zaman ve mekân içinde yaşar. Ve yaşadığı toplumun kendine özgü bir sosyal düzeni ve gelenekleri bulunur. Tüm bunlar onun somut yaşam sınırlarını ve içeriğini oluşturur. Tarihin ve toplumun, insanın değil de tek taraflı olarak sadece Tanrı’nın işi olduğuna inanmak, özgürlük düşüncesini ontolojik olarak kısıtlar, felç eder. Hiçbir insanın, evrenin ve tüm varlıkların yaratıcısı olan yüce Tanrı’nın iradesine karşı durması mümkün değildir. Bu ihtimal, bir düşünce olarak bile normal değil, bir aşırılıktır. Oysa özünde beşerî, kırılgan, değişebilir, mümkün olan toplumsal alanın bu şekilde Tanrısallaştırılması, Tanrı’yı da zan altında tutan tehlikeli bir düşüncedir. Her ne kadar pek çok dindara, bu düşünce çok doğru gibi görünse de, en azından Kur’an’ın söyleminden tarihin akışının insanlar eliyle gerçekleştiği düşüncesi zorlanmadan elde edilebilir.
 
‘‘Kur’an söylemi, insanın elinden tüm mazeretleri almakta ve bir anda onu özgürlük-sorumluluk bağlamına taşımaktadır. Gelenek, mevcut düzen, şeytan, baskıcı yönetimler, sahte din adamları vs. hiçbiri insan üzerinde aşılamaz bir otorite ya da güç sahibi değildir. İnsanın bireysel özgürlüğüne, sorumluluğuna ve hesabın kişiselliğine vurgu yapan bu söylem, vesayet ilişkileri içinde yaşamaya alışmış insanlara sert ve acımasız görünebilir.’’
 
Kur’an söylemi, insanın elinden tüm mazeretleri almakta ve bir anda onu özgürlük-sorumluluk bağlamına taşımaktadır. Gelenek, mevcut düzen, şeytan, baskıcı yönetimler, sahte din adamları vs. hiçbiri insan üzerinde aşılamaz bir otorite ya da güç sahibi değildir. Insanın bireysel özgürlüğüne, sorumluluğuna ve hesabın kişiselliğine vurgu yapan bu söylem, vesayet ilişkileri içinde yaşamaya alışmış insanlara sert ve acımasız görünebilir. Ancak insanın, sahte kutsallık örüntüleri içinde her an kendine yabancılaşarak, kendisine ait olmayan bir hayatı yaşamaktansa, yanılsamaları yenmiş, kendi gerçek gücünü ve potansiyelini fark etmiş ve yeteneklerinin farkında bilinçli bir varlık olarak hayatı keşfetmesi, ‘halife’ olarak yaratılmasının gereğidir. 
 
Iddiası, iradesi ve gücü olmayan, büyük güçler arasında sıkışmış, içine kapalı hayat yaşayan bir coğrafyada Islam’ın gerçekleştirdiği devrimin düşünsel temelleri üzerinde iyi durulmalıdır. Her şeyi kabile aidiyeti ekseninde gören ve değerlendiren ve etnik olarak tanımlanmış bir dünyada Islam, büyük hedefleri ve evrensel düşünceleri olan bir topluluk inşa etti. Bu köklü değişimin teorik köklerini Mekke’de açık biçimde görmek mümkündür. Bu söylem zaman mekânın belirleyici güçlerini teker teker sorgulamakta ve insanı Tanrı karşısında yalnızlaştırmaktaydı. Evrenin yaratıcısı ve yöneticisi olan üstelik ahirette hesap soracak olan Allah’a aracısız iman, insanın hayatının tüm sorumluluğunu üstlenmesine yol açıyordu. Tarihte benzeri sık görülen dinî vesayet ve aracılık düşüncesi, insana sorumluluğunu hatırlatmak üzere gelen dinlerin tüm etkisini alıp götürmekteydi. Islam sorumluluğun bireyselliği düşüncesini yeniden vurgulamıştır. Sorgulayan ve boyunduruk kabul etmeyen insan tipi bunun sonuçlarından biridir. 
 
Sahih dinler ve gerçek felsefe şunu söylüyor: “Ey Insan! Sen gerçekte sandığından daha özgür bir varlıksın. Sana güvenlik yanılsaması yaşatan vesayet ilişkileri, aslında senin aklını ve vicdanını kör ediyor. Birilerinin köleliğini kabul edebilirsin. Ancak kendine kıydığın/zulmettiğin için, kendinden mahrum olmanın yanı sıra bunu hesabını vereceksin.” 
 
Özgürlük Politik Bir Sorundur
Öyle anlaşılıyor ki insanın yeryüzünde özgür ve onurlu bir varlık olarak dolaşması Tanrı’nın istediği bir şey olmasına rağmen, iktidarların pek te hoşlanmadığı bir durumdur. Tarih boyunca olduğu gibi bugün de insana boyun eğdirmenin ve onda boyunduruk altına girmeye dair rıza yaratmanın en etkili yolu, dindir. Ve yöneticiler insanın bu en derinden gelen duygusunu yine ona karşı kullanmaktan çekinmemişlerdir.
 
Insanın toplumsal bir canlı olduğu ve bu nedenle örgütlü ilişkiler içinde yaşamaya hazır olması gerektiği düşüncesi, özgürlüğün sınırları bağlamında ileri sürülmektedir. Buna göre kaos ve belirsizliklerle dolu doğal halden, sivil hale yani politik topluma geçişi karakterize eden temel faktör, rasyonel kurumsallaşmadır. Toplum bir düzen içinde yaşamaya ihtiyaç duyar. Bu ise herkesin uyacağı yasaların varlığı ile mümkündür. Yasaları ete-kemiğe bürünmüş somut bir yapılanma uygulayabilir. Iktidarın kurumsallaşması süreci, devleti ortaya çıkarmıştır. Devlet meşru hükmetme yetkisini, toplum adına kullanan egemen güçtür. O, diğer bütün bir’leri içinde eriten ve onları temsil eden aşkın Bir’dir. Aşkınlık düzeyi olmadan meşruluk kavramı oluşmaz. Bu nedenle bazı siyaset filozoflarına göre, ‘Eğer insanlar Tanrı’yı düşünmemiş olsalardı, devleti tahayyül edemezlerdi.’ Devletin görevi ve var oluş nedeni yasaları adalete uygun biçimde uygulamaktır. Yasaları uygulamayan ve adaletten uzaklaşan devlet ya da yönetici varoluş anlamını, nedenini ve meşruiyetini kaybeder.
 
‘‘İslam kültüründe özgürlük sorunu simetrik biçimde muhalefet kavramı üzerinden anlaşılabilir. İslam’ın ilk yıllarında (nüzul süreci boyunca) bireyselliğin ve cemaat hayatının birbirini dışlamadığı esnek bir deneyim göze çarpmaktadır. Peygamber toplumu ilgilendiren konularda danışma (istişâre) ilkesini uygulamaya koyuyor ve çıkan karara uyuyordu.’’
 
Bu tabloda özgürlük bireyin devlet (bir’in Bir ile olan ilişkisi) karşısındaki durumunu, sınırlarını, haklarını ve sorumluluklarını ilgilendiren somut bir problemdir. Özgür bir insanı bir köleye dönüştürmek, sürekliliği olan bir vesayet ilişkisi kurmak, insanların rızasını kazanmak kolay bir iş değildir. Insanlar arasındaki toplumsal eşitsizliği açıklamak, öncelikle siyaset teorilerine düşen bir işlevdi. Bazılarının niçin yönetici olduğu çoğunluğun ise onlara itaat etmelerinin gereği, güvenli bir sosyal düzen için otoriteye duyulan ihtiyaç üzerinden açıklandı. Güvenliğin ve düzenin sağlanması için bireylerin özgürlüklerinden vazgeçmeleri ve hükmetme yetkisini yöneticilerine devretmeleri gerekmektedir. 
 
Ancak insanlar üzerlerine düşen itaat ve boyun eğme görevini yerine getirmelerine rağmen, güvenlik ve düzen elde edemediklerini fark ettikleri durumlarda, iktidarı sorgulamaya başladılar. Vazgeçtikleri özgürlüklerini talep ettiler. Marxizm’in sınıflı toplumlaşma tarzına yönelttiği eleştiriler, yönetim paradigmasının gözden geçirildiği yeni bir paradigma oluşturdu. Ancak çok geçmeden özgürlükçü söylemlerin, iktidar alanı bulduklarında eleştirdikleri düzenlerden daha baskıcı modeller ortaya koydukları anlaşıldı. Insanlar vazgeçtiklerine değecek bir karşılık bulamamışlardı. Sömürü ve baskı yeni bir kimlikle ve daha sıkı bir biçimde yeniden üretilmişti. Artık özgürlükten, yaşanan somut bir durum değil bir ütopya olarak söz edilmeye başlandı.
 
Kültürün özgürlük ve bireysellikten yana olduğuna dair modern bir şehir efsanesi dolaşmaktadır ortalıkta. Aydınlanmacı dünya görüşünün belki de bu son tabusu, bizzat doğduğu topraklarda yıkılmış görünüyor. Sürdürülen yoğun kimlik politikaları, toplulukçu/cemaatçi toplumsallaşma biçiminin Doğu’ya özgü olmadığı, özgürlük ve demokrasinin kalbi olan Batı toplumlarında da cemaatçi düşünüş ve yaşayış tarzına yakın durduğu bir tabloyu ortaya koydu. Gelişen iletişim teknolojisi ve bürokratik kurumsallaşma bireyi ‘kapatma’ ve onu biçimlendirme konularında, kadim toplumlarda olduğundan daha donanımlı politikalar üretmeye imkân tanımaktadır. Özellikle artan yabancı düşmanlığı ve Islamofobi, Batı’da safların sık tutulması ve kimliğinin korunması düşüncelerini güçlendirdi.
 
Insanın bağlanma ve güven duyguları da özgürlük arzusu da kültür içinde ifade biçimleri bulmaktadır. Bağlanmanın, teslimiyetin ve boyun eğmenin estetize edildiği biçimler kadar, özgürleşmenin vurgulandığı anlatım biçimleri de karşımıza çıkmaktadır. Insanın her iki zıt karakterinin kültür içinde bir şekilde temsil edildiği anlaşılmaktadır. 
 
Islam kültüründe özgürlük sorunu simetrik biçimde muhalefet kavramı üzerinden anlaşılabilir. Islam’ın ilk yıllarında (nüzul süreci boyunca) bireyselliğin ve cemaat hayatının birbirini dışlamadığı esnek bir deneyim göze çarpmaktadır. Peygamber toplumu ilgilendiren konularda danışma (istişâre) ilkesini uygulamaya koyuyor ve çıkan karara uyuyordu. Peygamber, elinde imkân varken ve koşullar da uygun iken kendi kişisel otoritesini bir karizmaya dönüştürmemiş, topluluğun her bir bireyinin önemli sayıldığı canlı bir ‘yataylık’ modeli kurmayı başarmıştır. 
 
Hilafet tartışmaları, Müslüman cemaatinin politik bir topluma evrilme sürecini tamamlama çabaları olarak okunmalıdır. Iktidar oluşturmak, onun sürekliliğini sağlamak ve toplumun ona itaatini temin etmek, politik toplum kurmanın temel parametreleridir. Muhalefetin sadece politik olarak bastırılması değil teolojik-ideolojik olarak ta imkânsız kılınması çabalarının yaşandığı peygamber sonrası dünyada, politik-teoloji oldukça canlıdır. Ancak zamanla iktidarın mutlaklaşmasına bağlı olarak dinî-teolojik yapılanma da kurumsallaşmaya başlamıştır. Ekollerin kader, insan iradesi, Kur’an’ın statüsü (halku’l-Kur’an), kesb konularındaki görüşleri, insan özgürlüğü ile iktidar teorisini birleştirme girişimleridir. Islam düşüncesinde özgürlüğün ve muhalefetin sınırlarının iyice daraltıldığı, buna karşılık teslimiyet ve itaatin yüceltildiği bir sonuca ulaşılmıştır. Allah’a teslimiyet, tarihe, geleneğe ve mevcut iktidara itaat ile özdeşleştirilmiştir. Ortaçağlar boyunca bu tarz bir politik-teoloji ile ‘idare edildiği’ söylenebilir. Ancak bireyin öne çıktığı, bireysel ve grupsal girişimlerin toplumsal ilerlemede belirleyici olduğu modern dünyada bu paradigmanın işe yaramadığı, aksine Müslüman toplumları daha derin krizlere sürüklediği görülmektedir. Sorunun teoloji ve ilahiyat ile ilgili yönü şudur: Özünde politik olan ve itaat ve teslimiyet odaklı kurgulanmış olan din anlayış ve söylemlerinin özgürlükçü açıdan eleştirel okumalarının yapılması zorunludur. 
 
Özgürlük Etik ve Estetik Bir Sorundur
Insan özgürlüğü etik olduğu kadar estetik bir sorundur. Insanın vesayete boyun eğmesi yanlış olduğu kadar kötüdür de. Insanın kendi rızasıyla boyunduruk altına girmesi ile bunun ona zorla benimsetilmesi arasında fark vardır. Bunun yanında boyunduruk altına alınmış bir insan görüntüsü hem hazin hem de çirkindir. Çünkü insanı insan yapan, onu diğer varlıklardan ayıran temel yeteneklerini köreltir. Aklını, sağduyusunu ve vicdanını elinden alır. Toplamda ve sonuçta ise onun onurunu yok eder. 
 
Zulüm ve haksızlık Kur’an’da Allah’a ortak koşanların bir yaşam ve davranış biçimi olarak sunulmaktadır. Iman edenler zulüm ve haksızlığa karşı koymaya ve ezilen insanlara yardım etmeye çağrılmaktadırlar (4/Nisâ, 75) Bununla birlikte ezilenler/mustazaflar arasında yer almak çok övülecek bir durum değildir. Zulme rıza, zulümdür. Bilinçli bir insan zulme kategorik olarak karşı durur. Zalim olmayı da mazlum olmayı da reddeder. Mustazaf olmak bir argüman ya da bahane olarak kabul edilebilir değildir. Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır: 
 
“Melekler, nefislerine zulmeden kimselerin canlarını alırken: “Ne işte idiniz” deyince, bunlar: “Biz yeryüzünde güçsüz bırakılanlar (mustazaflar) idik” diyeceklerdir. Melekler de: “Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!” derler. İşte onların barınacakları yer cehennemdir; orası ne kötü bir barınaktır.” (4/Nisâ, 97)
 
Bu anlatım, tarihin ya da toplumun getirdiği zorluk ve zorunlulukları, bir ilahî takdir ya da alın yazısı gibi kaçınılmaz gören ve ona boyun eğen insanların durumunu eleştirmektedir. ‘Müslüman’ olmayı, tarihe ya da topluma teslim olmakla karıştırmak büyük bir yanılgıdır. Müslümanların tarihi teslimiyeti, yanlış ve hatalı temellendirmenin tarihidir dersem, abartmış olur muyum acaba? Allah’a olan teslimiyet ilk Müslüman nesli yerlerinde duramayan adalet ve ahlâk misyonerlerine dönüştürmüştü. Onlardaki en belirgin özellik sorgulama, danışma, paylaşma ve fedakârlıktı. Ancak zamanla politik ve kültürel nedenlerle bu itirazcı Müslüman ruh yok edildi. Zulüm, haksızlık ve acılarda haz ve anlam arayan mazoşist bir dindarlık inşâ edildi. Bu zihniyet yapısı acıları, krizleri ve çarpıklıkları kendine çekmeye devam etmektedir.
 
‘‘Özgürlük risktir. Çünkü insanın davranışları belirlenmiş değildir. Özgürlük, insanın öngörülmemiş davranışlar sergilemesine yol açar.’’
 
Toplum adı verilen varlık, bireylerden uyum ve teslimiyet talep eder. Bunu gizli ve açık, doğrudan ve dolaylı araçlarla yapar. Kültür, din, ahlâk ve düşüncede teslimiyet bir varoluş durumu olarak kutsanır. Teolojik kutsamaların yerini seküler kutsamaların aldığı laik toplumlarında kendinden vaz geçmenin ve teslimiyetin güzelliği ise dindışı formlarda vurgulanır. 
 
Özgürlük konusunda en vahim tablo, içselleştirilmiş köleliktir. Insanın köleliği iç dünyasında benimsemiş olmasıdır. Gönüllü kulluk olarak nitelenen bu problem, insanın kendisine yabancılaşmasını, kendinden vaz geçmesini, talepsiz bir varlığa dönüşmesini anlatır. 
 
Eğer bir toplumda içselleştirilmiş kölelik egemense, politik özgürlüğün pek bir anlamı olmayacaktır. Bu nedenle kölelere özgürlük tanınmasını ve yurttaşlık haklarının verilmesini eski Yunan filozofları çelişik bulmuşlardır. Özgürlüğün anlamını ve değerini bilen, onun hakikat ile olan ilişkisinin farkında olan bireyler özgür olmalıdır. Oysa irade ve eylem özgürlüğüne sahip olmayan, hakikat bilgisine yönelmemiş olan köleler, kendilerine tanınan hak ve yetkileri gereği gibi kullanamayacaklardır. 
 
Özgürlük risktir. Çünkü insanın davranışları belirlenmiş değildir. Özgürlük, insanın öngörülmemiş davranışlar sergilemesine yol açar. Iktidarlar ise sürprizleri sevmez ve yönettikleri insanların belirlenmiş davranışlarda bulunmasını isterler.
 
Özgürlüğe yönelik yegâne tehlike iktidardan gelmez. Sivil toplumda da özgürlük karşıtı eğilimler ortaya çıkmaktadır. Otoriter bir dünya (ya da ahiret) görüşüne sahip kesimler, kendi içlerinde uyguladıkları eğitim ve yönlendirme yöntemleriyle yetiştirdikleri dogmatik, önyargılı, dar görüşlü bireyler, özgürlük karşıtı birer gönüllü jandarma gibi davranmaktadırlar. Ulus devlet sonrası süreçte sivil toplumun sadece olumlu, şirin, sempatik değil otoriter, bencil ve karanlık tarafları da keşfedildi. Devlet ya da kamu yöneticileri tarafından haksızlığa uğratılan bireylerin haklarını savunma süreçleri hukuksal olarak belirlenmiştir ve bu konuda kısa da olsa bir gelenek oluşmuştur. Ancak sivil toplumdan gelen baskı ve tahakkümün sınırlarını, türünü, içeriğini ve düzeyini belirleyebilecek ve bununla mücadele edecek bir mekanizma yeterince gelişmiş değildir. FETÖ olayında olduğu gibi, sivil toplumda örgütlenen ve buradan aldığı güçle kamuda yapılanan, dönüp tekrar sivil topluma hükmeden otoriter yapılanma türleri, devletle çatıştıklarında kötü ve zararlı oldukları anlaşılmaktadır!... 
 
Insanın nasıl sindirildiği, kişiliğinin yok edildiği, yeteneklerinin yıkıcı amaçlar doğrultusunda kullanıldığı, etik ve estetik bir sorun olarak görülmelidir. Sanat ve estetik, özgürlük ve sorumluluğun güzelliğini vurgulamalıdır. Iyi adına işlenen kötülükleri deşifre etmelidir. Alıştırıldığımız çarpıklıkları gözümüzün önüne sermelidir. Inancımız ya da dünya görüşümüz nedeniyle normal hatta gerekli olduğunu düşündüğümüz çelişkileri yani güzel olduğunu sandığımız çirkinlikleri görmemizi sağlamalıdır. Kur’an’ın tevhid söylemi sadece teolojik değil estetik teori olarak da insanın inşâsını sağlamıştır. Bu inşâ süreci insanın değeri, onuru, sorumluluğu, özgürlüğü ve akıbeti arasında kurulan etik ve estetik bağlarla gerçekleşmiştir. 
 
Dikkatli bir araştırmacı Islam’ın söyleminde yalın bir özgürlük vurgusunu göremeyecektir. Çünkü özgürlük tek başına bir değer değildir, ait olduğu daha büyük ve anlamlı bir bütünün parçasıdır. Günümüz dinî söylemlerinde göze çarpan baskın özellik, özgürlükten soyutlanmış bir sorumluluk fetişizmidir. Günümüz Müslümanı tarihe, geleneğe, otoritelere, büyüklere vs. o kadar çok şeye karşı sorumluluk taşımaktadır ki! Bu sorumlulukların anlamını ve değerini düşünecek imkânı yoktur.
 
‘‘Günümüz Müslümanı tarihe, geleneğe, otoritelere, büyüklere vs. o kadar çok şeye karşı sorumluluk taşımaktadır ki! Bu sorumlulukların anlamını ve değerini düşünecek imkânı yoktur.’’
 
Müslüman Dünya ve Özgürlük
Müslüman dünyada muhalefet halâ kötüdür. Siyasal ve toplumsal nedenlerden dolayı şeytanlaştırılan muhalefet, bölgesel ve küresel olayların baskısı nedeniyle şeytanî duruşunu korumaya devam etmektedir. Oysa demokrasi, danışma, çoğulculuk, istişâre ya da adı her ne ise toplumda yer alan kaygı, düşünce, öneri ve taleplerin özgürce ve tam olarak dile getirilmesini sağlamak her iktidarın görevi olmalıdır. Geçiş dönemi ve güvenlik gibi gerekçelere dayanarak ertelenemez. Aksine bu yöntem terörü, ihaneti, bölünmeyi önlemenin en etkili yoludur. Insanların bireyler olarak değer gördüğü, emeklerinin karşılığını aldığı, mahalle ya da devlet baskısının olmadığı, güvenle yaşanılan huzurlu şehirlerle dolu ülkeler haline gelmek mümkündür. Bu potansiyel, Müslüman dünyasında bulunmaktadır. Müslüman coğrafyadaki potansiyelinin ortaya çıkması, izlenecek rasyonel ve açık sosyal politikalara bağlıdır.
 
Kategorik olarak kişilere itaat edilmez; bu çok akıldışıdır. Meğer ki rasyonel olarak temellendirilmiş olsun. Iktidar, niçin kendisine itaat etmem gerektiğini bana açıklamalıdır. Aslında yöneticinin şahsına değil, yasalara ve ilkelere itaat edilir. Doğru, güzel, iyi ve gerekli olduğu için kurallara uyulur. Yönetici ise kuralları uygulamak üzere yönetici olarak seçilmiştir. Yöneticinin de yönetilenlerin de eşitlendiği yataylık alanı ilke ve değerlerdir. Yöneticilerin sorgulanmadığı, yöneten-yönetilen ilişkilerinin dikeyleştiği ve iktidarın topluma yabancılaştığı bir kültürün gözde değerleri itaat, teslimiyet ve kişiliksizleşmedir.
 
‘‘Müslüman dünya özgürlük ve hakikat kaybının mümkün olan tüm kötü sonuçlarını yaşamaktadır. İkili ilişkilerden tutunuz aile modeline, siyaset ve ticaret hayatından kültür alanına, eğitim pratiklerinden hakikat politikalarına kadar tüm alanlarda, kısacası hayatın kendisinde sahicilikten, estetikten ve tutarlılıktan uzak tablo ile karşı karşıyayız.’’
 
Müslüman dünya özgürlük ve hakikat kaybının mümkün olan tüm kötü sonuçlarını yaşamaktadır. Ikili ilişkilerden tutunuz aile modeline, siyaset ve ticaret hayatından kültür alanına, eğitim pratiklerinden hakikat politikalarına kadar tüm alanlarda, kısacası hayatın kendisinde sahicilikten, estetikten ve tutarlılıktan uzak tablo ile karşı karşıyayız. Bu vahim tablonun tüm suçunu Batı’ya atarak vicdanları rahatlatan romantik bir gelenekselcilik, sorunun ne olduğunu görmeyi engellemektedir. Modern dönemde muhalefete düşen dindar-muhafazakâr camia bu süreçte edindiği eleştirel ve muhalif eğilimleri, elde ettiği siyasal ve ekonomik başarılar nedeniyle unutmaya başlamıştır. Başladığımız noktadan daha geriye düşme tehlikesi vardır.
 
Özgürlük; insan onuru, değer ve sorumluluk kavramlarının anlamlarını bulduğu bir ortamdır. Özgürlüğü, elde etmeyi arzuladığımız başka temel ilke ve değerler için talep ederiz. Mevcut Müslüman kimlikleri etik olduğu kadar estetik açıdan da kabul edilemez görüntü ve pratikler sergilediği için arayış ve sorgulamalar hız kazanmıştır. Islam içinde bir çözüm üretilememesi durumunda (ki engelleyici çok sayıda güçlü dirençler vardır.), deist, agnostik ve hatta ateist savrulmalar artacak gibi görünmektedir. Zira insanlar Islam’da elde edemedikleri etik ve estetik duruşu bu pozisyonlar üzerinden arayacaklardır. Bunları bir çırpıda sapık ilan etmek ise dogmatik körlüğün bir sonucudur ve çözüme en küçük bir katkısı olmayacaktır. 
 
Bireye kadar inip insanı yeniden düşünmemiz gerekir. Insan onuru, değeri ve anlamına dair kadim ve modern düşüncelere açık olmakta bir sakınca yoktur. Aksine bu müzakereler sonucu Islam düşüncesi güncellik ve sahicilik kazanacaktır. Etik ve estetik kaygılar üzerinden dünyaya bakan, sosyal hayattaki (siyaset, ticaret, kültür vs.) eylemlerine de bu derinlik yön veren bir insan modelinin yetiştirilmesini önemsemek gerekir.
İLİMYURDU Yayıncılık ve Eğitim Hiz. Ltd. Şti.
Adres : Molla Gurani Mah. Akkoyunlu Sk.
            No: 36 Fındıkzade Fatih / İstanbul
Tel      : 0212 533 05 35
Faks   : 0212 631 53 69
Mail    : info@yetkindusunce.com
Tüm Hakları İlim Yurdu Yayıncılık’a aittir. Kaynak belirtilmeden hiçbir içerik kopyalanamaz. | Tasarım & Yazılım: Dizayn Sanat