Gönüllü Köleler: Özgürlük mü Zor, Esaret mi?

Sayı:1 / Özgürlük ve Teslimiyet - Dosya

Mesut Karaşahan

Belki daha önemlisi, sanayileşme sürecinde “sweatshop” denilen ve korkunç çalışma şartlarının geçerli olduğu atölye ve fabrikalarda ulusdevlet nezaretinde halk kitlelerinin köleliğe tâbi tutulmasıydı.
Aydınlanma çağının düşünürleri özgürlük konusunda iddialı sözler söylediler. Doğal hukuk ve toplum sözleşmesi kuramlarının sağladığı ideolojik zeminde kiliseye ve krala, dünyevî ve uhrevî derebeylerine karşı verilen mücadeleler, Batı Avrupa’da kendi vatandaşına belli ölçüde bireysel özgürlük alanı tanıyan ve hesaba çekilebilir nitelikte olan yönetimlerin ortaya çıkmasıyla sonuçlandı. Lakin özgürlüğü gündelik hayatta yaşanabilir bir vaka olarak tartıştığımızda hayaller ile gerçekler arasında hep derin bir çelişki var oldu. 
 
Insanoğlunun –büyük resme bakıldığında- özgür iradesini tecelli ettirme imkanından mahrum olduğu görüşü 19. yüzyıldan bu yana güçlü çözümlemelerle desteklendi. Marks, Nietzsche ve Freud, özgürlüğe göstergesel yorumlar getirirken insan eylemlerini belli durumların işaretleri olarak yorumladı. Marks, eylemlerin failini bağımsız bireyler olarak görmekten ziyade tarihin akışına tâbi olmuş varlıklar olarak gördü. Ona göre insan eylemleri, sosyo-ekonomik şartların birer dışavurumuydu. Nietzsche, insan eylemlerini kişinin sahip olduğu güç ve iktidarın göstergeleri olarak yorumladı. Güçlünün kendi gücünü, zayıfın kendi zayıflığını tatbike koyduğu bir dünyada eylemleri belirleyen şey özgür irade değil, doğaydı. Freud’a göre eylemler insan zihnindeki çatışmaların göstergesiydi ve failin zihnindeki bilinçdışı süreçlerce belirleniyordu. 
 
Yeryüzünde insanın sahip olduğu özgürlüğün sahası ve mahiyeti, siyasal yönetimlerden bağımsız biçimde büyük değişikliklere uğradı. Eylemlere tesir eden dış etkenler, klasik köleliğin yürürlükte olduğu dönemlere nazaran alabildiğine çeşitlenip çoğaldı. Öyle ki, Pekin’de bir kelebeğin kanat çırpması sonucu New York’ta bir ay sonra fırtınalar kopabileceği öne sürüldü. Insan hissiyatında cereyan eden dalgalanmalar, psikiyatristlerin önerdiği ilaçlarla düzene konmaya çalışıldı. Internetin hizmete girmesi, bilgisayar korsanlarından müşterilerin eğilimlerini isabetle tespit edebilen reklam ajanslarına kadar geniş bir failler topluluğunun kişiler üzerindeki tahakkümünü kolaylaştırdı. Hükümetlerin birey üzerindeki denetim vasıta ve imkanları George Orwell’ın tahayyül edebileceğinin çok ötesinde gelişme gösterdi. Siyasal yönetim hesaba çekilebilse de onun da üzerinde bir güce sahip olan şirket yönetimleri, hemen hemen daima vatandaşın etki alanından uzakta kaldı. 
 
Belki daha önemlisi, sanayileşme sürecinde “sweatshop” denilen ve korkunç çalışma şartlarının geçerli olduğu atölye ve fabrikalarda ulus-devlet nezaretinde halk kitlelerinin köleliğe tâbi tutulmasıydı. Aynı süreç 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren sözde komünist Çin rejiminde ve Asya’nın “kalkınma” mücadelesi veren diğer ülkelerinde tekrarlandı. Avrupa Birliği ülkelerinde ve Amerika Birleşik Devletleri’nde göçmenler, apartheid dönemi Güney Afrika’sında siyahi yerliler, Myanmar’da Müslümanlar, ırkçı ve dışlayıcı resmî ideolojinin düşman ya da insan-altı kategorisine yerleştirdiği ve dolayısıyla köleleştirilmesine onay verdiği kesimleri oluşturdu. 
 
Aydınlanma çağının başlarında Thomas Hobbes, köleliği bedensel (corporal) ve sözleşmeli (contractual) olarak ikiye ayırdı. Bedensel kölelikte kişiyi bağımlı durumda tutmak için zincir ve kelepçeler kullanılmakta; efendi ile köle arasında bir anlaşma yapılmamakta ve köle, itaat edeceğine dair herhangi bir taahhütte bulunmamaktadır. Sözleşmeli kölelikte ise kişi, yoksulluk ve kıtlıktan korkuya kadar değişebilen çeşitli nedenlerden dolayı kendi iradesiyle köle statüsüne düşer. Efendisine itaat edeceğine ve isyan etmeyeceğine dair dair taahhütte bulunur, özgürlüğünden ve direnme hakkından feragat eder. Sözleşmeli köle, konvansiyonel vasıtalar yerine sözlü veya yazılı bağlarla bağlıdır. Hobbes’a göre bir kişinin kendisini köle olarak satma nedeni, bedensel arzu ve iştahını (appetite) tatmin etme isteği de olabilir. Yoksul bir kişinin kendi açlığını gidermesinden öte çağrışımlar yapan bu kelime seçimi, modern dünyadaki gönüllü kölelik vakalarının önemli bir kısmını izah etme potansiyeline sahiptir. 
 
Her iki kölelik biçimi, efendiye köle üzerinde mutlak denetim ve egemenlik yetkisi tanır. Korkudan –mesela ölüm korkusundan- kaynaklanan itaat, kişinin zorla köleleştirilmesi değil, önündeki seçeneklerden birini tercih ederek bağımlı hale gelmesi demektir. Dolayısıyla, şartların zorlaması bir sözleşmenin geçerli olması için gereken özgür irade unsurunu ortadan kaldırmaz. Romalılar bu iki köle türüne tanıdıkları hareket alanı ve tevdi ettikleri görevler konusunda belli bir ayrım gözetti. Sözleşmeli köleler geniş bir hareket özgürlüğüne sahip oldu, sahiplerinin ticari temsilcisi olarak görev yaptı, iş yeri işletti. Hobbes’a göre siyasal iktidarı tesis etmeye çalışan bir halkın bir sosyal sözleşme çerçevesinde yöneticiye mutlak itaatle yükümlü hale gelmesi, sözleşmeli kölelerin efendiye tâbi kılınmasıyla benzerlik arz eder. Bu kavramsallaştırma, yüzyıllar sonra Avrupa’da yaşanacak olan Nazi despotizminden Ingiliz filozofu da sorumlu tutan analizlere kaynaklık edecektir.
 
John Stuart Mill, kişinin kendisini köle olarak satmasını uygar ülkelerde kabul edilemeyecek bir davranış olarak gördü. Başkalarına zarar vermediği sürece bireyin eylemlerine müdahale edilmemesi şeklinde geliştirdiği temel özgürlük ilkesini gönüllü kölelikle sonuçlanan edimlere teşmil etmedi. Normal şartlar altında kişi için arzu edilebilir veya en azından katlanılabilir olan ve nihai anlamda fayda sağlayan şeyler konusunda bireyin gönüllü tercihine müdahale edilmemelidir. Fakat kendini köle olarak satmak, çok farklı kategoride değerlendirilmesi gereken bir eylemdir. Bunu yapan kişi, özgürlüğünden feragat etmekte, gelecekte özgürlüğünü bir daha kullanma fırsatını yitirmiş olmaktadır. Dolayısıyla Mill’in özgürlük kavramı, kişinin kendi özgürlüğünden vazgeçme özgürlüğünü içermez. Böyle bir özgürlük söz konusu olamaz. Mill, gelecekte tercih imkân ve fırsatlarını muhafaza etmek adına paternalist ve himayeci müdahaleye göz yummuştur. 
 
Mill’in yaklaşımı gündelik hayatta karşılaştığımız zorunlu kısıtlamalardan örneklerle yorumlandı. Motorsiklet kullanıcılarının kask, otomobilde seyahat edenlerin emniyet kemeri takmasını zorunlu kılan yasalar, gelecekte özgürlüğü garanti eden önlemler olarak mazur görüldü. Ötanazi ve hekim yardımıyla intihar vakaları, özgürlükten feragat etme özgürlüğü tartışmalarında ele alınan konulardandır. Özgürlüğün değerini muhafaza etme kaygısında olan düşünürler, özgürlüğe son verme anlamına gelen bu tür eylemleri meşru bulmadı. Insanoğlunun kendi bedeni üzerinde yegâne otorite olmadığını, Tanrı tarafından bağışlanmış yaşamın aslında ona emanet edilen bir değer olduğu şeklindeki dini görüş, kendi kendini imha anlamına gelebilecek tercihleri özgürlük kapsamı dışında tutan etik felsefecilerle aynı noktada buluştu.
 
‘‘Bireyin siyasi otoriteden bağımsız olması ve gündelik hayatında kendi başına kararlar alabilmesi anlamındaki özgürlük, ekonomik bakımdan özerk hareket etme ve kendi geleceği için kararlar verebilme imkân ve vasıtalarına sahip olmadığı sürece pratikte çok şey ifade etmeyecektir.’’
 
Bireyin siyasi otoriteden bağımsız olması ve gündelik hayatında kendi başına kararlar alabilmesi anlamındaki özgürlük, ekonomik bakımdan özerk hareket etme ve kendi geleceği için kararlar verebilme imkân ve vasıtalarına sahip olmadığı sürece pratikte çok şey ifade etmeyecektir. Nitekim Amerika Birleşik Devletleri’nde, Karayipler’de ve Brezilya’da 19. yüzyılda kölelik kurumunun ilga edilmesini müteakip dönemde eski kölelerin yaşadığı sefalet ve çaresizlik, özgürlüğün ancak özerk ve bağımsız hareket edebilen kişilere has bir durum olduğunu ve kendi başına ayakta durabilmeyi sağlayacak geçim vasıtalarına sahip olmayı gerektirdiğini gösterdi. “Derin özerklik” denilen bağımsız hareket edebilme yeteneği, istek ve arzular üzerine tefekkür edebilmeyi ve belli değer standartlarına göre ölçüp değerlendirebilmeyi gerektirir. Eylemlerin motivasyonu üzerinde denetim sahibi olunmadığı sürece, bu bağımsızlık, yüzeysel özerklik olarak kalmaya mahkumdur. 
 
Amerika’da yasa marifetiyle bir gecede azatlı konumuna yükselen yüzbinlerce köle, temel ihtiyaçlarını karşılamaktan aciz biçimde ortada kaldı; dilencilik, görülmemiş boyutlara ulaşırken azatlıların pekçoğu eski sahibine koştu, onun dikte edeceği şartlarda yeni bağımlılık biçimleri geliştirdi. Sömürgelerin pek çoğunda bu eski köleler geçiş aşaması gerekçesiyle, çıraklık ve sözleşmeli işçilik adı verilen, fakat gerçekte köleliğin devamından başka bir şey olmayan statülerde ucuz iş gücü olarak kullanılmaya devam etti. 
 
Kişinin sahip olduğu özgür kişi statüsüne, kendini köle olarak satmak suretiyle son vermesi, tarih boyunca pek çok toplumda gözlenmiş bir vakadır. Kıtlık ve savaş dönemlerinde sığınma ihtiyacı duyan kişiler, otorite sahibi ve varlıklı seçkinlerin himayesine girmek için bazen aileleriyle birlikte köleliğe razı oldu. Kendini köle olarak satma, kimi zaman borcunu vadesinde ödeyemeyen kişilere sunulan ceza alternatifleri arasında yer aldı. Kölelik ile serfliğin birbirine yakın statüleri ifade ettiği Orta Çağ’da belli bir zanaatı öğrenmek isteyen veya bir manastırda idari görev almak isteyen kişiler, özgürlüğünden feragat etti.
 
‘‘Kişinin sahip olduğu özgür kişi statüsüne, kendini köle olarak satmak suretiyle son vermesi, tarih boyunca pek çok toplumda gözlenmiş bir vakadır.’’
 
Gönüllü kölelik Eski Roma’da yaygın, Çarlık Rusya’sında ise kitlesel boyutta vakalar olarak yaşandı ve yasal düzenlemelere konu oldu. Roma’da kendini köle olarak satanların önemli bir kısmı, ülkeye dışarıdan gelen kişilerdi. Bu yabancılar, Roma’ya girebilmenin ve büyük şehir merkezlerinde tutunabilmenin bir yolu olarak gönüllü köleliği tercih ediyor, kendilerini satın alan kişiye belli bir süre hizmet ettikten sonra azat olabilmeyi umut ediyor (bunun için para biriktiriyor) ve nihai hedef olarak özgür vatandaş statüsü elde etmek için çabalıyordu. Roma vatandaşlığının sunduğu fırsat ve imkanlar, yabancılar için, köleleşmeyi göze alacak kadar cazibeye sahipti. 
 
Roma hukuku, kişinin kendini köle olarak satmasını yasakladı. Roma imparatorları gönüllü köleleşme süreçlerine müdahil olduklarında kişilerin özgür statüsünü koruma kaygısıyla hareket etmedi. Kişisel statüyü ilgilendiren meselelerde mutlak onaylama makamı olarak devletin otoritesini devam ettirme isteği ön plandaydı. Devlet, gerek köleleşme gerekse özgürleşme yönünde kamu denetimi dışında gerçekleşen her türlü statü değişikliğini önleme çabası içinde oldu. Bununla beraber uygulamada yasa sık sık gözardı edildi ve kişilerin şu veya bu nedenle özgürlüğünden vazgeçme talepleri resmi olarak onaylandı, bu şekilde köleleşen kişilerin yeni sahiplerine gerekli belgeleri verildi.
 
Çarlık Rusya’sındaki yoksullar da Romalı selefleri gibi tamamen Mill’in faydacı felsefesine uygun biçimde gönüllü köleliği tercih etti. Bu eylemleriyle, hayatta kalmanın, özgürlüğe nazaran daha temel ve öncelikli bir değer olduğunu gösterdi. 1649’da köylüleri toprağa bağlayan düzenlemelerin yürürlüğe girmesiyle serflerin durumu katlanılamaz hale geldikçe gönüllü kölelik vakaları yaygınlaştı. Serfler her geçen gün daha fazla hak mahrumiyeti ve zorlukla karşılaştığı halde vergi ödeme yükümlülükleri de devam ederken, köleler vergiden muaftı. 1678’de tarım kesimindeki nüfus sayımı sonucu, serflerin büyük bir kısmının kendini köle olarak satmak suretiyle vergi kayıtlarından çıktığı anlaşılınca hükümet, kırsal kesimdeki bütün köleleri serflere dönüştürme projesini tatbike koydu. Kölelik, ev içi hizmetlere özgü bir kurum haline geldi. (Rusya’da sosyal yardımlaşmanın yetersiz ve yardım teşkilatlarının az sayıda olması, yoksulların gönüllü köleliğe yönelmesinde rol oynayan etkenlerin başında kabul edilir.) 1719’da Büyük Petro’nun kişi başına vergi politikasını tatbike koymak için erkek nüfusu sayımını emretmesi üzerine serfler arasında kendini köle olarak satma vakaları bir kez daha yaygınlaştı. 1722’de ve 1723’te yapılan müdahalelerle bütün erkek ev köleleri vergiye tâbi kılınarak kölelik kurumunun yerini serfliğe bırakması sağlandı.
 
‘‘Çarlık Rusya’sındaki yoksullar da Romalı selefleri gibi tamamen Mill’in faydacı felsefesine uygun biçimde gönüllü köleliği tercih etti. Bu eylemleriyle, hayatta kalmanın, özgürlüğe nazaran daha temel ve öncelikli bir değer olduğunu gösterdi.’’
 
Tarihte eşi benzeri olmayan bir kurum olarak Moskova Kölelik Idaresi’ni oluşturmuş olan Rus hükümeti, “sözleşmeli sınırlı hizmet köleliği” denebilecek bir başka gönüllü kölelik biçimini kendi denetimi altında yürürlüğe koydu. Moskova Kölelik Idaresi tarafından onaylanan, belgelendirilen ve takip edilen bu uygulamaya göre aşırı yoksul kişi, varlıklı olan bir diğer Rus’a başvurup kendisini satın almasını talep ediyordu. Bir yıllık vadeyle borçlanan kişiler bu süre zarfında borcun faizini karşılamak üzere alacaklının hizmetine giriyordu. Geçici köle durumundaki kişiler, vade sonunda borcunu ödeyemezse kalıcı köle haline geliyordu. Uygulamada ise birkaç Ruble borç karşılığında başlayan süreç, hemen hemen hiçbir vakada geri ödemelerin tamamlanması suretiyle sona ermedi. Borcu alan ve veren taraflar henüz başlangıçta bu muamelenin çok büyük bir ihtimalle kalıcı kölelikle sonuçlanacağını biliyordu. Yine de yoksul ve çaresiz insanlar belli bir iyimserlikle hareket etmekten geri durmadı. Devlet ise köle sayısının genel nüfusa oranı olağanüstü artış gösterdikçe bu tür resmen onaylanmış köleleşme kanallarını kapamayı tercih etti.
 
20. yüzyılın son çeyreğinde Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) yoksul ülkelere dayattığı liberalleşme ve yapısal uyum programları, Asya’dan Afrika’ya, Doğu Avrupa’dan Latin Amerika’ya kadar dünyanın dört bir yanında ekonomik çöküşü hızlandırdı ve geniş kitleleri yoksulluk ve sefaletle karşı karşıya bıraktı. Pazar ekonomisine geçiş sürecini kolaylaştırma gerekçesiyle IMF’nin talep ettiği kemer sıkma politikaları, devlet yardımına bağımlı yoksul kesimlerin durumunu katlanılamaz boyutlara taşıdı.
 
‘‘Tarihte eşi benzeri olmayan bir kurum olarak Moskova Kölelik İdaresi’ni oluşturmuş olan Rus hükümeti, “sözleşmeli sınırlı hizmet köleliği” denebilecek bir başka gönüllü kölelik biçimini kendi denetimi altında yürürlüğe koydu. Moskova Kölelik İdaresi tarafından onaylanan, belgelendirilen ve takip edilen bu uygulamaya göre aşırı yoksul kişi, varlıklı olan bir diğer Rus’a başvurup kendisini satın almasını talep ediyordu.’’
 
2010’larda dünya üzerinde klasik köleliğe yakın şartlarda yaşayan, seyahat belgelerine el konulmuş, hareket özgürlüğü ekonomik yoksunlukla ayrıca kısıtlanmış, borç sarmalına yakalanmış ve tekstilden elektroniğe farklı sektörlerdeki “sweatshop”larda ve fuhuş merkezlerinde istismar edilen 30-40 milyon insanın var olması şaşırtırıcı gelmemelidir. Bu rakamın en az 1.5 milyonluk kısmı fuhuş kölelerinden oluşmaktadır. Fuhuş amacıyla dünya üzerinde alınıp satılan toplam kadın sayısı yıllık 500.000-600.000 civarındadır. 
 
Fuhuş endüstrisi, 20. yüzyılın ikinci yarısında hava yoluyla seyahatin kolaylaşması, tatil anlayışının ve cinselliğe bakışın değişmesi gibi nedenlerle önemli bir büyüme göstermişti. Şiddetlenen yoksullukla birlikte kadını köle olarak istihdam etme fırsatı yakalayan ve böylece kârlarını katlayarak büyüten bir kesim ortaya çıktı. Bu çıkar grupları, kadın tâcirleri ve mafya mensuplarından iş dünyasına, turistik gezi düzenleyen operatörlerden polis ve ordu mensuplarına kadar geniş bir yelpazeden temsilcileri içinde barındırmaktadır. Havayolu şirketleri ve otel zincirleri, fuhuş turizmini teşvik etme konusunda belli ülkelerdeki yerel iş dünyasıyla, sivil ve askeri elitlerle yakın işbirliği içinde oldu. 
 
Bir modern kölelik biçimi olarak fuhuş sektöründeki kadınların maruz kaldığı bağımlılık, Eski Roma’ya dışarıdan gelip kendini köle olarak satmak suretiyle vatandaşlık elde etmeye çalışan kişilerin durumuyla büyük benzerlik arzeder. Kuşkusuz bugün Afrika’dan ve Orta Doğu’dan Avrupa Birliği topraklarına deniz yoluyla ulaşmaya çalışan kadın erkek göçmen adayları için de -ulaşabildikleri takdirde- benzer bir âkıbet ihtimali kuvvetlidir. Fakat fuhuş köleliği, tarihsel kölelik kurumunun devamı sayılabilecek nitelikte belli özellikleri en fazla taşıyan bir durumu ifade eder. (Ingiltere’de “Modern Kölelik Yasası 2015” başlığını taşıyan yasanın çıkması, günümüz dünyasında belli sömürü biçimlerini “modern kölelik” olarak ele alan bakış açısının teyit edilmesi bakımından önemli bir gelişmedir.)
 
Uzak Doğu’da ailelerin ekonomik sıkıntılar dolayısıyla kendi kız çocuklarını feda ederek fuhuş tâcirlerine satması ve Doğu Avrupa, Latin Amerika ve Afrika’da uluslararası şebekelerin tuzağına düşmek suretiyle ortaya çıkan fuhuş köleliği vakaları, gönüllü kölelik çerçevesinde değerlendirilebilir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bu ülkelerdeki gazete ilanlarında görülen iş teklifleri, binlerce kadın ve kız çocuğunun gerek Avusturya ve Italya gibi yakın ülkelere gerekse ABD ve Japonya gibi uzak ülkelere yüksek gelir vaadiyle götürülmesine ve fuhuş çetelerinin eline düşmesine yol açtı. Çoğu zaman bu tür iş tekliflerinin sahte olduğu bilinmesine rağmen kurbanlar çaresizlik içinde bunu görmezden geldi ve kendilerine kötülük dokunmayacağı yolundaki belli bir iyimserlikle hareket etti. Bununla beraber özgürlüğünü kaybeden kadınların önemli bir kısmı, kendilerinin “fuhuş kölesi” olarak nitelenmesine itiraz etti; köleliğe benzer durumda tutulduklarını kabullenmek istemedi. Köle olarak kategorize edilmek, bu kadınların içinde bulundukları duruma katlanmalarını daha da zorlaştırmaktaydı.
 
Fuhuş sektörünün gönüllü köleleri Batı dünyasında feministler dahil pek çok kesimden ideolojik teşvik gördü. (Kapitalist dünyanın cazip tüketim maddelerine, lüks ve konforuna ilave olarak ideolojik destek, özgür kalmayı zorlaştıran bir diğer etken!) Feminist literatürde fuhşa zorlananlar ve gönüllü olarak istihdam edilenler biçiminde yapılan ayrım, Batılı olmayan kadınlara yönelik ırkçı bakış açısını yinelediği gibi 19. yüzyılda ABD’nin Güney eyaletlerinde kölelik taraftarı entelijansiyanın köleliği kabul edilebilir kılmaya dönük çözümlemelerini hatırlatır. Kadın ticaretine karşı olduğunu ilan eden radikal feministler dahil bazı gruplar, “gelişmemiş”, “sanayileş
Gönüllü memiş” ve “feodal özellikler taşıyan tarım toplumları”nın kadınlarını “cahil, eğitimsiz, yoksul, geleneğe bağlı, ev işleri yapan, cinsel hayatı köreltilmiş, kişiliği gelişmemiş toplum kesimleri” olarak kategorize etti ve fuhuş sektörüne dahil edilmelerinin uygun bir istihdam biçimi olabileceği düşüncesini destekledi. Bu çevreler, Eski Yunan’da yabancıları “barbar” ve dolayısıyla “doğal köle” adayı olarak gören Aristo’dan ve Afrikalı siyahileri “barbar”, “geri kalmış”, “uygarlıktan uzak” ve dolayısıyla köleleştirilmeye elverişli gören Güneyli entellektüellerden daha insani bir tutum ortaya koyamadı. 
 
Birleşmiş Milletler teşkilatının resmi kuruluşu olan Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), fuhuş turizminin ulusal ekonomilere istihdam bakımından önemli katkı sağlayacağı tezini savunan geniş bir rapor yayınlamak suretiyle bu sürece destek verdi. 1998 yılında Lin Lean Lim tarafından kaleme alınan ve “Seks Sektörü: Güneydoğu Asya’da Fuhşun Ekonomik ve Sosyal Temelleri” başlığını taşıyan rapor, ulusal hükümetlere fuhşu meşru bir iş kolu olarak tanımalarını ve dolayısıyla fuhuş sektöründen gelecek kârlarla ekonomilerini sağlamlaştırmalarını tavsiye etti. Feminist söyleme tamamen uygun biçimde, fuhuş yoluyla elde edilen kazancın, eğitimsiz kadınların yapabileceği başka işlerdeki ücrete nazaran çok daha yüksek ve dolayısıyla tercihe şayan olduğunu savundu. Böylece raporda sadece işsizlik kaygısıyla değil, lüks yaşam özentisi sonucu fuhşa yönelen kadın ve kız çocuklarının da cinsel istismar ve özgürlüğünü yitirmeyle sonuçlanacak eylemleri desteklendi. Yakın geçmişte ücretli fuhşu legalleştirerek vergiye tâbi kılan Hollanda gibi ülkelerde tüm denetim çabalarına rağmen illegal kadın ticareti ve köleleştirme vakalarının da önemli ölçüde arttığını gösteren araştırma sonuçları göz ardı edildi. 
 
Rus yoksulları gibi fuhuş endüstrisine kendisini satan kadınların büyük çoğunluğu da süreç sonunda özgürleşemedi. Elde ettikleri kazancın büyük kısmını uyuşturucuya, giyim kuşama, kozmetiğe vs. harcadı. Pekçoğu, kendilerini pazarlayanlara karşı, seyahat ve oturma masrafları gibi gerekçelerle sürekli borçlu durumda tutuldu. Fuhuş sayesinde para kazanabildikleri dönem oldukça sınırlıydı; otuzlu yaşlarının başından itibaren bedenlerini cinsel obje olarak pazarlamaları zorlaşmaktaydı. 
 
Kinik felsefenin öncüsü Sinoplu Diyojen, Antik Çağ’da köleliği tecrübe etmiş ünlü şahsiyetlerdendir. Ege denizindeki bir yolculuk esnasında korsanlar tarafından tutsak alınmış ve Girit’e götürülerek müzayedede satışa çıkarılmıştır. Müzayede görevlisi ona hangi konuda uzmanlık ve becerisi olduğunu sorduğunda, “insanları yönetme konusunda” diye cevap verir. Sonra pembe süslemeleri olan elbisesiyle köle satın almaya gelmiş Xeniades adlı Korintli kişiyi işaret eder ve şöyle der: “Beni şu adama sat. Bir efendiye ihtiyacı var.” Xeniades gerçekten de onu satın alır ve birlikte Korint’e doğru yola koyulurlar. Köle Diyojen, kısa sürede efendisiyle tartışmaya başlar. Kıyafetinin uygun olmadığını, değiştirmesi gerektiğini, saçlarını daha farklı biçimde kestirmesi gerektiğini söyler. Oğullarını nasıl yetiştirmesi gerektiği konusunda öğütler sıralar. 
 
Diyojen, Stoacılık hareketini derinden etkilemiş bir filozoftur. Ilk bakışta kulağa hoş gelen bu anekdot, yasal ve fiili köleliği küçümseyen, görmezlikten gelen ve kölelere itaati, efendilere müşfik davranışı öğütlemekten öte gitmeyen Stoacı bakışı ortaya koyması bakımından önemlidir. Stoacılar ve Kilise babaları, köleci sistemle tamamen uyumlu bir söylem geliştirerek yasal köleliğin önemli olmadığını, zihnin ve ruhun özgürleşmesi için çaba sarfetmek gerektiğini veya günah kölesi durumuna düşmenin daha feci bir akıbet olduğunu telkin ettiler. 
 
Köleliğe Marksist gelenek içinden 20. yüzyılda getirilen yorumlara göre, klasik köleliğin sona ermesini müteakip günlerde “sweatshop”lar ve sözleşmeli işçilikle başlayan yeni tarz kölelik, kapitalist üretim ilişkileri içinde arzuların belirlenmesine yönelik stratejilerle devam ettirildi. Biyolojik idame arzusu para arzusuna, para arzusu da ücretli emek arzusuna tahvil edildi. Günümüz dünyasındaki köle sayısına ilişkin hesaplamaları temelden değiştirip yüzmilyonları köle kapsamına alma potansiyeli taşıyan bu çözümleme biçimi, Stoacıların ve Kilise babalarının geliştirdiği mecazi kölelik kuramına benzer bulunarak bir kenara atılabilir. Fakat bankacılık sisteminin geniş kitlelere dayattığı bağımlılık halinin bir adım ötesinde Güney Asya’nın Kamaiya borç kölelerinin bulunduğunu düşünürsek gelinen aşamanın endişe verici olduğu ortadadır. 
 
Bugün “ruhu boşver, bedenin özgür olsun yeter ki” diye telkinde bulunan ve özgürlüğü otomobil markası ile özdeşleştirmeye çalışan anlayış, ne ruhu ne de bedeni özgürleştirebildi; fakat bilakis insanı, icat edilmiş maddi ihtiyaçların, istek ve arzuların tatmini peşi sıra bağımlı hale getirerek yüzmilyonları tüketim çılgınlığına yöneltti, bu tüketim sarhoşluğu içinde hemcinslerinin klasik kölelik boyutunda maruz kaldığı emek ve cinsellik sömürüsünden istifade etmeye sevketti. Transatlantik köle ticaretinin icra edildiği sömürgecilik çağının dört yüzyılı boyunca Afrika’dan Amerika’ya taşınmış köle sayısı 12 milyon olarak tahmin edilirken bugün yeryüzünde aynı anda 30-40 milyon civarında “modern köle” mevcutsa, insan hak ve özgürlük bildirgelerini var eden anlayışı, bu anlayışla şekillenmiş kurumları, hayat tarzını, yeni özgürlük ve hak içtihatlarını sorgulama vakti gelmiştir. 
 
Kendini köle olarak satıp başkasının malı haline gelmek, herşeyden önce insanlığından feragat etmek anlamı taşır. Özgür irade, insanoğlunun başlıca ayırıcı vasıflarından biridir. Insan, küçük yaşta çevresindeki nesne, varlık ve vakaları algılamaya başladığı andan itibaren tercihlerde bulunur. Zor durumlarda seçenekler azaldığında bir tercihte bulunmamak dahi bir özgür irade eylemidir, insani varoluşun göstergesidir. Kölelik, işte bu insani varoluşa son vermek demektir. Bu âkıbete gönüllü olarak yönelen kişiler, özgürlük ile esaret arasındaki bir takas için çok güçlü saiklere sahip olmalı. Antik Çağ’da Roma vatandaşlığının nimetlerinden istifade etmek, bugün tüketim seviyesini yükseltmek, köleleşmeyi cazip kılan saikler arasında yer aldı. Günümüzde fuhşu bir emek biçimi olarak gören bakış açısı, Stoacıların ve Kilise babalarının duyarsızlığını tekrarlamaktadır. Esareti değil, özgürlüğü zorlaştırmaktadır. 
 
Insanoğlunun ilgi ve algısını maddi dünya ile sınırlayan, tanrıyı ve kutsalı yeryüzüne indirip sıradanlaştıran her ideoloji, özgürleştirme iddiasında gerçekçi olmaktan uzaktır; bilakis hemcinslerini zincire vurmayı veya hemcinsleri tarafından zincire vurulmayı ahlâki bir sorun olmaktan çıkarır. Cenab-ı Allah’ın kulu olmayı yeryüzünde özgürlüğe engel olarak gören, kadının dinî buyruklara kulak verdiği ölçüde esaret altına girdiğini iddia eden seküler odaklar, bu bakımdan büyük bir ikiyüzlülükle malüldür. Fuhuş ve “sweatshop” köleliğini besleyen medyatik telkinleri, tüketim toplumunun saplantılarını, cinsel etik ve özgürlük anlayışını militanca savunurken özgürlük ile esaret arasında duran, yaklaşılmaması gereken sınırları kimin belirleyeceği sorusunu cevapsız bırakmaktadırlar. 
 
Insan heves ve arzuları dışında kutsal tanımayan ve âdeta “görelim insan neyler, neylerse güzel eyler” diyen anlayış, yeryüzünü kirletip insanoğluna zindan eden aşırılıklara kapı araladı. Aydınlanma ideallerinin başarısızlığı, seküler ideolojilerle şekillenmiş bir dünyada insanın insan ile ilişkisini ve bu ilişkiyi de belirleyen bir kategori olarak insanın Tanrı ile ilişkisini sorgulamadan sağlıklı bir çözümlemeye tâbi tutulamaz Fuhuş köleleri, borç köleleri, elektronik endüstrisinin köleleri… Mill’in kerhen izin verdiği müdahaleden fazlasını hak etmektedir. 
 
İLİMYURDU Yayıncılık ve Eğitim Hiz. Ltd. Şti.
Adres : Molla Gurani Mah. Akkoyunlu Sk.
            No: 36 Fındıkzade Fatih / İstanbul
Tel      : 0212 533 05 35
Faks   : 0212 631 53 69
Mail    : info@yetkindusunce.com
Tüm Hakları İlim Yurdu Yayıncılık’a aittir. Kaynak belirtilmeden hiçbir içerik kopyalanamaz. | Tasarım & Yazılım: Dizayn Sanat