Özgürlüğe Kaçışım / Aliya İzzetbegoviç

Sayı:1 / Özgürlük ve Teslimiyet - Kitap Kritikleri

Zehra Öğüt

Çeviri: Hasan Tuncay Başoğlu / Klasik Yayınları

Aliya düşüncesini “insan” üzerine bina etmektedir. Düşünür, devlet adamı ve komutan kimliklerinin merkezinde ve hedefinde yine insan vardır. Onun “Mükemmeli başaramayız.
Özgürlüğe Kaçışım isimli eser Aliya İzzetbegoviç’in düşünce sisteminin takip edilebileceği, hapishane ortamında kaleme alınmış notlardan oluşmaktadır. Bazen bir iki cümlelik bazen ise bir iki sayfayı bulan uzunluklara sahip notlar, dönem dönem gizli bir şekilde kaleme alındıkları da düşünülürse, Aliya’nın sahip olduğu entelektüel birikimi göstergesi olması bakımından ayrı bir önemi haizdir. Din, İslam, ahlak, siyaset ve hayata dair görüşlerinin içinde bulunulacağı çalışmada ayrıca “Doğu ve Batı Arasında İslam’a Hâşiye” ve “Çocuklarımın Mektuplarından Seçmeler” şeklinde iki bölüm de yer almaktadır. Gerek Aliya düşüncesinde gerekse mevzu bahis eserde de ağırlıklı olarak yer alması sebebi ile, eserin kritiği, insan anlayışı ve hümanizma, ahlak ve kültür-medeniyet bahisleri üzerinden yapılmaya çalışılacaktır. Eserde işlenen mevzulara notlar halinde değinilmesi sebebi ile, bahsi geçen konulara hakim olabilme adına yazarın diğer eserlerine de başvurulmaktadır. 
 
Aliya düşüncesini “insan” üzerine bina etmektedir. Düşünür, devlet adamı ve komutan kimliklerinin merkezinde ve hedefinde yine insan vardır. Onun “Mükemmeli başaramayız. Fakat yapabileceğimiz bir şey var: Daha fazla insan olmak için, her insanın daha fazla insana benzemesi için daimî gayret gösterebiliriz.”1 şeklindeki düştüğü not bu durumun açık bir ifadesi olarak kabul edilebilir. Aliya’nın bu ve benzeri şekillerde insana yaptığı vurgu, kendisi hakkında kaleme alınan bazı metinlerde hümanizm başlığı altında değerlendirilmektedir veya Aliya direkt olarak hümanist bir yazar olarak tanımlanmaktadır. Düşünürün aşağıda yer alan ifadeleri bu yorumların kaynağı olarak okunabilir: 
 
“(...)Tabiatıyla Batı düşünce tarzı, İslam ilah-merkezcilik ile Helenik insan-merkezcilik arasında daima geniş bir tezat bulacaktır. Fakat bu tezat Avrupa’daki pozitivist zihinlerin gördüğü şekilde değildir. Ne İslam ilah-merkezciliği insanı reddeder, ne de Helen insan-merkezciliği Allah’ı inkar eder. Hümanizm ile din arasındaki çatışma daima suni bir yorum olarak kalacaktır. Çünkü eğer Allah olmaksızın insan yoksa, din olmaksızın da hümanizm yoktur. Her şeyden öte yüzyılımızda şahit olduğumuz insanoğlunun maruz kaldığı aşağılanma, Allah’ı inkar ile bu trajik fenomen arasındaki yakın bağlantıyı doğrulamıştır.”2 
 
Gerek Tanrı ve din karşısında konumlanma ve bu iki gücün etkinliğini kırma yönündeki bir çaba olarak Antikçağ hümanizmi, gerekse bu dönemin devamı kabul edilen ve insanı adeta Tanrı olarak konumlandıran anlamı ile Rönesans hümanizmasının3 Aliya’nın “insan(cıl) felsefesi” ile irtibatının kurulması mümkün gözükmemektedir. Yukarıda alıntılanan kısımda da görülebileceği üzere düşünür, “Allah olmaksızın insanın olamayacağı” ilkesini kendisine temel çıkış noktası olarak kabul etmektedir. Kitapta “Tanrı yoksa insan da yoktur formülü benim için başlangıç noktasıdır. Bu, Öklid aksiyomları gibi açıktır, belki de delilin ötesindedir.”4 şeklindeki ifadeler ile bu durumun altı ısrarla çizilmektedir. Balık için suyun ifade ettiği varoluşsal anlam ile Kuran ve İslam’ın dünya için ifade ettiği anlam arasında kuvvetli bir benzerlik kuran5 bir felsefe ile her türlü dinî ve ahlakî öğretiden kendini vâreste gören hümanist anlayış hiç bir doğrultuda bir araya getirilemez olsa gerektir. Aliya’nın yukarıda yer verilen kısımda hümanizm ile din arasındaki çatışmayı sunî bir çatışma olarak nitelemesi ve hümanizme eserlerinde sıkça atıf yapması onun bu felsefeye dair getirdiği eleştirinin ve kavrama dair getirdiği yeni bir tanımlamanın ilk sinyalleri olarak değerlendirilebilir. “İnsanın saygınlığı anlamıyla Batı kültürüne hakim bir prensip olarak hümanizmanın, Hıristiyanlığa borçlu olunan”6  bir kavram olduğunu belirten Aliya, din ve onun semadaki proloğu olmadan insanın en büyük değer olduğuna dair sağlam bir inancın olamayacağının altını çizmektedir.7 Onun hümanizm anlayışı insanların eşitliği ve kardeşliğini, Tanrı’nın insanı yaratmasında arayan ve insanın manevi yönünü yücelten bir anlayıştır. Aliya burada Batı menşeli bir kavram olan “hümanizma”nın anlamına dair bir eleştiri getirmekte ve yeni bir adlandırmaya başvurmaktadır denilebilir. 
 
Aliya’nın düşüncesinin merkezinde insan vardır cümlesi şüphesiz, yazı boyunca vurgulandığı üzere, Tanrı mefhumunun merkeziliği ile tamamlanmalıdır. Zira kendisi bu durumu çok sarih biçimde ifade etmekte ve her tür meseleye dair düşünce geliştirirken bu ilkesinden hareket etmektedir. “Tanrı yoksa insan da yoktur” cümlesi onun felsefesinin mottosu olarak kabul edilebilir. “Tanrı” mefhumu “insan” denilen öze dahildir, harici bir kanıtlamaya ihtiyaç yoktur. “Tanrı’nın varlığına dair akli bir delil yok, fakat insanın izah edilemez ve tüm zaman ve mekanlarda mevcut bir ihtiyacı, Tanrı’ya ihtiyacı vardır. Ateistler Tanrı’nın insanı değil, insanın Tanrı’yı yarattığını söylerler. Ama  o zaman şu soru ortaya çıkar: Niçin? İnsan onu niçin yarattı? Sadece bir kez değil binlerce kez; bir yerde değil, yeryüzündeki her yerde?”8 
 
İnsanın şerefini Allah’ın onu emir ve yasaklarına muhatap kılmasında arayan Aliya, örgütlenmiş emir ve yasaklar kümesi olarak tanımlanabilecek dini, semanın barış ve derinliği ile ahenk içinde hareket etmesi için insana yöneltilmiş bir talep olarak sunmaktadır.9 Aliya ahengin ahlak ile sağlanacağı düşüncesindedir ve bu doğrultuda dinden çıkardığı bir ahlak anlayışı kurmaya çalışır. Bir diğer ifade ile ahlakı dinin öbür hali, isteklere ve davranış kaidelerine dönüştürülmüş din10  olarak tanımlayan düşünürün ahlak sistematiğinde önemli bir diğer noktayı ise “ızdırap, fedakarlık ve sorumluluk” kavramlarına yüklenen önem oluşturmaktadır. Aliya, “yaşayan her şeyin acı çektiğini” belirtmekte ve fakat ancak insanların bu acıya/ızdıraba fikir giydirdiklerini de eklemektedir. Izdırabın asil bir maddeden yapıldığı, hüzün ile kayıtsızlık arasında tercihinin hüzünden yana olacağı şeklindeki ifadeler Aliya’nın ızdıraba dair fikrini kuvvetlendirdiği, vurguladığı ifadelerdendir. Izdıraba yüklenen bu anlam hemen peşinden “fedakarlık” kavramını doğal olarak zorunlu kılmaktadır denilebilir. Aliya’nın ızdırabın tarihini “fedakarlığın tarihi” olarak tanımlaması da bu durumu vurgulamaktadır. İslam’ın en önemli mesajını “adanış” olarak tespit eden düşünür, dini bakış açısından bakıldığında fedakarlık olmaksızın insan hayatının gerçek anlamıyla insani olamayacağının altını ısrarla çizmektedir. Aliya düşüncesinde bu iki kavramın adeta bir akış halinde olduğu, neticelendiği ve anlam kazandığı yer “sorumluluk” mefhumudur. Onun ahlak anlayışının da mihenk taşını oluşturan bu kavram kitapta, İslam’ın insana ve onun saygınlığına olan saygısının kaynağı ve temel sebebi olarak sunulmaktadır. Ona göre Allah insanı sorumlu bir varlık olarak yaratmış ve sorumlu olduğu için onu özgür kılmıştır. 
 
Aliya’nın düşünür ve devlet adamı olarak, bir varoluş mücadelesinin en müşahhas örneğinin yaşandığı bir coğrafya ve zaman diliminde, ahlaka/iyi olmaya yaptığı vurgu, birlikte yaşamanın yollarını arama yolundaki bir gayret olarak okunabileceği gibi, onun İslam anlayışının bir tezahürü olarak da ayrıca önemlidir. Peygamberimizin ibadet için değil, bozulan ahlakı onarmak için dünyayı teşrif ettiği ve devrimin ruhlarda gerçekleştirilmesi gerektiği ve bir ahlak inşası olarak düşünülmesi gerektiğine yönelik ifadeleri bu anlayışın tezahürleri olarak anlaşılabilir.11 “Beni ilgilendiren tek şey ve önemli olan tek şey, senin nasıl birisi olduğundur. İyi bir insan mısın yoksa kötü mü?”12 şeklindeki ifadeleri ile tüm insanlığı muhatap aldığını ortaya koyan Aliya, insanlık tarihinin dine, ahlaka nispetle daha çok zarar verdiği, ahlaki öğretilerin tarih boyunca yüceliklerini muhafaza ettiği kanaatindedir. Evrensel ölçekte bir sistem oluşturmaya çalışan bir düşünür olarak Aliya’nın ahlakı bu derece önemsemesi ve ona merkezi  bir anlam atfetmesinin önemli bir diğer sebebi de  bu olsa gerektir. 
 
Aliya ilk planda ahlakiliğin şahsi olduğunu belirtmekte ve ahlakîlik ile ahlak konuşmalarının arasını da bu doğrultuda ayırmaktadır. Ahlakîliğin kişinin kendisine yönelik bir talep olduğu, ahlak konuşmalarının ise başkalarına yönelik olduğu ve çoğunlukla riyakarlık ve dolayısıyla gayrı ahlakîlik içerdiğini belirtmektedir.13 İnsanı harekete geçiren iki güç olarak vazife ve menfaati tespit etmekte ve vazifeyi ahlakın muharrik gücü olarak konumlandırmaktadır. Vazifeyi insanın iç dünyasından gelen sorumluluk duygusu olarak tanımlayan Aliya, hakiki ahlakın vazifeye dayandığı ve menfaat ile hiçbir ilişkisinin bulunmaması gerektiğini belirtmektedir.14 Hakiki ahlaki davranışın itici gücü olarak konumlandırılan vazife prensibinin dinden kaynaklandığı belirtilmekte ve Allah, ahlak davranışının anlamının garantisi olarak gösterilmektedir. Düşünür bunu “Tanrısız ahlaki nizam olmaz. Ahlak dinin kümelenmiş bir başka halinden ibarettir”15 şeklindeki ifadeleri ile de net bir şekilde ortaya koymaktadır. 
 
Aliya’nın ahlak sisteminde “özgürlük” ve “niyet” kavramları üzerinde durulması gereken önemli iki kavramdır. Özgürlük ön şartı olmadan ahlakîliğin olamayacağının altını çizen düşünürün, daha çok insanın iç dünyasındaki özgürlüğü öne çıkardığı gözlenmektedir.16 İç dünyaya yapılan bu vurgu “niyet/irade/seçme özgürlüğü” gibi kavramları da beraberinde getirmektedir. “Vicdan” kavramını da aynı doğrultuda kullandığı gözlenen Aliya bu konuda namaz ve oruç ibadetlerini örnek vermekte ve sadece vicdana dayalı hareketlerin ahlaki olarak nitelendirilebileceğini belirtmektedir.17 Düşünürün aşağıda yer verilecek olan ifadeleri esasında onun ahlak anlayışını özetler niteliktedir: 
 
“Herkes iyilik yapamaz, fakat herkes iyilik isteyebilir ve onu sevebilir. Birçok kişi haksızlıkların düzeltilmesinde katkıda bulunamaz, fakat her insan kendine veya başkasına yapılan haksızlığı kınayabilir veya ondan nefret edebilir. Ahlak fiilin kendisinde olmayıp her şeyden evvel insanın doğru dürüst yaşamak istemesinde, iradesinde, iradesinin çabasında, kendi kurtuluşu için mücadelesindedir.”18
 
Aliya hakkında yazılan değerlendirmelerde Kant’ın “ödev ahlakı” ve Aliya’nın ahlak anlayışı arasında doğrudan bağlantılar kurulmakta olduğu gözlenmektedir. Düşünürün eserlerinde Kant’a yaptığı atıflar da bu kanaatleri destekliyor olsa gerektir. Evrensel bir ahlak anlayışı oluşturma ve faydacı ahlak anlayışını reddedişleri noktasında Kant ve Aliya ortak bir zeminde birleşiyor görünmektedirler. Ancak nihayetinde Kant’ın bir aydınlanma filozofu olduğu ve yanında konumlandırılmaya çalışılan Aliya’nın da düşünce sisteminin mihenk taşını din/İslam’ın oluşturduğu hatırdan çıkarılmamalıdır. Bu, arada benzerlikle birlikte temel olarak kabul edilebilecek usul farklılıklarının olduğuna dair bir hatırlatmadır. Aliya’nın Kant’a dair en önemli ve ağırlıklı vurgusu onun aklın gücünü ve sınırlarını göstermesi ve kurduğu ahlak yasasının apriori ve özerk oluşu hakkındadır.19 Bu Aliya’nın aklı mekanik olarak görmesi ve duyu dünyası ile sınırlaması ve Tanrı, ahlak, özgürlük ve benzeri kavramları irrasyonel olarak kabul etmesi ve din alanına dahil etmesi ile alakalıdır. Bir başka ifadeyle, Kant’da görülen teorik akıl ve pratik akıl ve devamında phenomena ve noumena  ayrımı, Aliya’da akıl ve din ayrımı ile karşılanmaktadır denilebilir. 
 
Kant bir yaratıcının varlığı veya yokluğuna dair bilgiyi antinomi olarak kodlar ve buna dair bir bilginin teorik akıl/spekülatif akıl ile bilinemeyeceğini belirtir. Akla ait kategorisi olmakla birlikte, dış dünyaya ait kategorisi olmadığı için Kant, Tanrı’ya dair bir bilgiye ulaşılamayacağını belirtir. Aliya ise tabiatı mucizelerle dolu olarak kabul eder ve özellikle çiçeklere dair yaptığı tasvirler ile Allah’ın varlığına deliller bulmaya çalışır. “Tanrı yoksa insan da yoktur” ilkesi Aliya düşüncesinde çıkış noktası olarak kabul edilirken, Kant bir ahlak teisti olarak kabul edilmekte ve teolojiyi ahlaktan çıkarsamakta ve dünyanın erdemli bir idarecisinin varlığını pratik aklın zorunlu bir postülası olarak kabul etmektedir.20 Kant’ın esas gayesi aşkın bir varlığa dayandırmadan ahlak metafiziğini insan varoluşu içerisinde tesis etmek iken, Aliya Tanrısız ahlak olamayacağının, ahlak fiilin anlamının Tanrı olduğunun altını ısrarla çizmektedir.
 
Kant’ın pratik felsefesinin temeli, insanda davranışlara yön veren dış etkenlerden bağımsız ahlaki vazife bilincinin var olduğuna yönelik bir ön kabule dayanmaktadır. Ödev ahlakı, gerek dini saikleri, gerekse insan sevgisi, merhamet duygusu gibi müspet karakter eğilimlerini dışlamakta ve yalnızca ahlak yasasına saygıdan dolayı yerine getirilen eylemleri hakiki ahlaki fiil olarak kabul etmektedir. Ahlak yasası tüm insanlar için geçerli olan bir yasadır. “Öyle davran ki, senin istencinin maksimi her zaman genel bir yasa koymanın ilkesi olarak geçerlilik kazanabilsin”21 şeklindeki maksimizasyon kriteri Kant’ın bütün insani eylemlerin sağlamasını yaptığı bir ölçüttür. Ancak bu kriteri sağlayan eylemler ahlaki olarak kabul edilebilir ve ancak bu şekilde “iyi irade” tezahür edecektir. Daha evvel de yer verildiği üzere Aliya Tanrısız bir ahlak kabul etmemekle birlikte, büyükleri saymak, yalan söylememek gibi erdemli davranışlar olarak tanımlanabilecek fiillerden, oruç ve hac ibadetlerini sıkça vurgulamakla birlikte, dini/İslami ritüelleri de dahil ettiği geniş bir ahlaki eylem yelpazesi sunmaktadır. “Ahlaki kısım dinlerin mantıki lübbüdür ve genellikle birbirine benzer, bazen özdeştir”22 şeklindeki ifadeleri düşünürün bütün dinlerin ortak bir ahlaki zeminde buluşabileceğine yönelik açık bir vurgusu olarak okunabilir. Bunun yanında davranış ve eylem temelinde ahlakiliğin direkt olarak dine bağlı olmadığını beyan etmekte ve bununla ateist ve materyalist insanların da ahlaklı davranabileceklerini kastetmektedir. “Ahlaklı ateist olabilir ama ahlaklı ateizm olamaz. Din dışı insanın ahlaklı olmasının kaynağı da dindir. Ancak geçmişteki eski bir dindir bu. Ve insanın ondan haberi bile yoktur.”23 
 
Yukarıdaki satırlar, ahlak sistemleri bakımından Kant ve Aliya arasında kurulan doğrudan benzerliğe dair kısa da olsa birkaç noktada hatırlatma olarak okunabilir. Aliya’nın kurduğu ahlaki sistem esasında ne teleolojik ne de deontolojik ahlak kapsamına dahil edilebilir. Düşünürün ahlaki eylem kapsamına ibadetlerin de dahil olduğu geniş bir yelpaze çizmesi, esasında onun “ahlaki iyi” kadar insanı iyi kılan ve onun iyi kalmasını da sağlayacak, temin edecek mekanizmaları da önemsediğini göstermektedir. Din bu noktada Aliya için vazgeçilmez öneme kavuşmaktadır denilebilir. Bu sebepledir ki Kantçı çizginin dışında, ibadetler ve Rıza-ı Bari için yapılan eylemleri de ahlaki eylem kapsamına dahil etmektedir. Son kertede Aliya’nın ahlak anlayışı teleolojik ve deontolojik ahlak anlayışlarının mezcedildiği bir Müslüman ahlakı olarak tanımlanabilir. 
 
Aliya, Hıristiyanlık, Yahudilik ve İslamiyet’i insanlık tarihinde özel rolleri olan üç din olarak görmekte ve düşünce sistemindeki kavramsallaştırmaları da bu üçlü temel üzerinde geliştirmektedir.24 Buna göre Hıristiyanlık “maneviyatçılık”, Yahudilik “materyalizm” ve İslamiyet de “üçüncü yol/orta yol” olarak tespit edilmektedir. İnsan burada İslam çizgisi üzerinde konumlandırılmakta, onu oluşturan ruh maneviyatçılık, beden ise maddiyatçılık taraflarında yer almaktadır. Her iki sistemin hatasının da birbirlerinin mütemmim cüzleri olduklarını unutmaları, birbirlerini ihmal etmeleri, İslam’ın ise bu eksikliği gideren bir terkip, sentez ve insani olan her şeye damgasını vuran iki kutup arasındaki üçüncü yol olduğuna yer verilmektedir.25 
 
Kültür ve medeniyet dikotomisi Aliya’da insanın ikili yapısı üzerine bina edilmektedir. Buna göre din, ahlak, sanat ve felsefeyi içerimleyen kültür insanın ruhuna karşılık gelirken, medeniyet bedeni karşılamaktadır. Kültür, dinin insanın üzerindeki tesiri anlamına gelmekte, medeniyet ise zekanın tabiat ve dış dünya üzerindeki tesiri demektir. Kültürün hedefi ve taşıyıcısı insan iken medeniyetinki toplumdur.26 Medeniyetin tek başına iyi veya kötü olduğuna dair bir yargıya ulaşılamayacağını belirten Aliya, daha evvel yer verildiği üzere insanı tanımlayan önemli bir kavramsallaştırma olarak sunduğu ızdırabı, medeniyet alanına dahil etmemekte  bu durumu “Alemin ızdırabı medeniyete değil, kültüre aittir, medeniyet ızdırap diye birşey bilemez”27 şeklinde ifade etmektedir. Uygarlık ve konforun insan tabiatına uygun birşey olmadığını vurgulayan Aliya, teknik bakımdan ilerlemenin kültürel anlamda gerilemeyi getireceğine yer vermektedir. Kültürün medeniyetin önünde olduğu gözlenen toplumların teknik açıdan çok basit bir seviyede olduğunu belirtmektedir. “Müslüman olarak ortaya konulan maddi manevi bütün başarılar” şeklindeki yaygın anlamı ile İslam medeniyeti adlandırmasına Aliya’da rastlanmamaktadır. Çünkü medeniyet Aliya’nın düşüncesinde zaruriyetin ve hürriyetsizliğin ifadesidir. Kültür “niçin yaşıyorum?” sorusuna cevap ararken, medeniyet “nasıl yaşarım?” sorusuna cevap aramakta ve insanın bedenine hitap eden dünyevi bütün arzuları tahrik etmektedir.  Aliya’ya göre teknik ve dünyevi gelişmenin adı olan medeniyete son zamanlarda insanın mana ve mutluluk sorununu da çözebileceği yönünde bir anlam yüklenmekte ve bir “medeniyet efsanesi” oluşturulmaya çalışılmaktadır.28 Düşünüre göre uygarlığın tenkidi onu reddetmek değil, tam da bu noktada oluşturulmaya çalışılan bu medeniyet efsanesini yıkmaya çalışmaktır.29 Bu sebeple İslam Deklarasyonu isimli eserinde Müslüman dünyanın kültür temelli bir dönüşümünün imkanını arayan Aliya30 İslam’ın kültür temelli medeniyet eleştirileri ve yorumlarını ortaya koyması gerektiği kanaatindedir. Kültür ve medeniyeti ayırmak, teknoloji ve bilimi medeniyet, manevi ve yüce değerleri kültür başlığı altında konumlandırmak ve yine bu iki alanı birlikte kullanmaya çalışma adına gayret göstermek, modernleşme ile dinileşmenin birlikte yürütüldüğü Osmanlı son dönem münevverlerinde de görülmektedir. Bunun bir örneğini de Aliya oluşturmaktadır. Batı medeniyetini tüm yönleri ile kötü olarak tanımlamaktan kaçınan düşünür, bu medeniyetin sahip olduğu, çalışma kültü ve eleştirel düşünmeyi de onların üstünlüğünün sebebi olarak görmektedir.31 Bu üstünlüğün kaynağını da Weberyan bir anlayış ile dine/Kalvinizme bağlamaktadır. 
 
Batı medeniyetinin tam orta yerinde, Müslüman kalarak Avrupalı olmanın mücadelesini veren bir insan, düşünür ve lider olarak Aliya, kurduğu düşünce sistemi ile esasında, İslam Deklarasyonu isimli manifesto niteliğindeki eserinde de vurguladığı üzere, İslami kültür temelli bir yorumdan müteşekkil alternatifin örneğini sunmaktadır. Sorumlu bir insan ve ahlak vurgusu bunun göstergesi olarak okunabilir. Batı’nın medenileştikçe insanı ve ahlakı unutması, burada Batılı olmayan insanı unutması demek daha doğru olsa gerektir, insanlığı yüzyüze bıraktığı sorunları dile getiren bir yazar olarak Oswald Spengler’e Aliya tarafından yapılan vurgu bu anlamda daha da önemlidir. Yine gerek eserlerinde gerekse konuşmalarında bizzat kendisinin de belirttiği üzere, 20. yüzyılın aklını eleştirmesi bakımından ayrıca önemli olan Bergson ve ahlak felsefesini oluşturmada yararlandığı Kant’ın düşünür üzerindeki etkisi, Batı medeniyetine karşı varoluş mücadelesi veren Müslüman bir liderin Batı medeniyetine, kendi içinden verdiği bir mesaj olarak okunabilir.
İLİMYURDU Yayıncılık ve Eğitim Hiz. Ltd. Şti.
Adres : Molla Gurani Mah. Akkoyunlu Sk.
            No: 36 Fındıkzade Fatih / İstanbul
Tel      : 0212 533 05 35
Faks   : 0212 631 53 69
Mail    : info@yetkindusunce.com
Tüm Hakları İlim Yurdu Yayıncılık’a aittir. Kaynak belirtilmeden hiçbir içerik kopyalanamaz. | Tasarım & Yazılım: Dizayn Sanat