Allah Özgürlüğü Emreder mi: Müslüman Öznenin Politik İmkânı

Sayı:1 / Özgürlük ve Teslimiyet - Dosya

Polat S. Alpman

Özgürlük bahsinde ise Islamcılığın söylemleri eklektiktir. Kadınlar ya da Müslüman olmayanlar özgürlüğe ilişkin tartışmaların bedahet halinde izlenebileceği başlıca alanladır. Ancak Islamcılığın tarihsel gelişimi içerisinde özgürlük sorunu politik bir malzeme olarak kullanıla geldi.
I
Bu çalışma, Türkiye’deki Islamlaşma sürecinin kritik meselelerinden biri olan özgürlük ve bireyselleşme krizinin Islamcılık hareketi içerisindeki paradoksal durumuna işaret etmeyi amaçlamaktadır. Özellikle Islamcılık tarafından icat edilen Müslüman öznenin ve onun isnat edildiği sosyo-politik zeminin tartışılması ve bu tartışma bağlamında Müslüman özneye ilişkin Islamcı tahayyülün eleştirisi önceliklidir.
 
İslamcılık tarafından kendisine seslenilen öznenin adı Müslümandır. Ancak buradaki Müslüman, halk Islam’ının Müslüman’ı, yani gündelik hayat içerisinde yaşanan dinin dindarı değildir. 
 
İslamcılık düşüncesi, genellikle halk Islam’ını ve sıradan dindarı küçümseme eğilimdedir. Onun dini inançları bilimle, felsefeyle, derin bir tefekkürle temellendirilmemiş; genellikle hurafelerle iç içe geçmiş, çoğu zaman açık dini nasslara bile aykırı olan bir inançtır. Dini ritüelleri ve dindarlık pratikleri ise çoğu zaman akla ve mantığa aykırı, fıkha ters ve mesnetsizdir. Kendini ulemanın istismarına terk ettiği düşünülen bir dindarlık biçimi olan halk dindarlığı, Islamcılık içerisinde sıklıkla eleştirilmiştir. Islamcılığın seslendiği dindar ise onun zihninde kurguladığı bir öznedir. Burada Müslüman özne olarak ifade edilen bu tip, inançları ve düşünceleri konusunda kendi bağımsız yargısını oluşturabilecek kadar bireyselleşmiş bir tiptir. Eğer buradaki Müslüman özne modernist ise modernitenin icaplarını kendi hür ve bağımsız aklı ve vicdanı ile Islam’dan çıkartabilecek kadar Batılıdır. Eğer modernist değilse, gelenekçi ise –ki gelenekçiliğin de modern bir ideoloji olduğunu hatırda tutmak
 
‘‘Tarihsel gelişim seyri içerisinde İslamcılığın seslendiği, emsalsiz erdem ve hikmet isnat ettiği ve tarihsel-toplumsal bir güç atfettiği Müslümanlığın işaret ettiği özne budur.’’
 
ta fayda var- yine geleneğin icaplarını kendi hür ve bağımsız aklı ve vicdanı ile yine Islam’dan çıkartabilecek kadar Batılıdır, batılı akıl yürütme ve delil getirme inceliklerine vakıf olunması arzusundadır. Nihayetinde bu Müslüman özne, Batıyı farkında olan bir öznedir. Batı olarak ifade ettiği modernlik ve rasyonalite ile nasıl bir ilişki kurarsa kursun, onu ve onun değerlerini farkında olan bir öznedir. Tarihsel gelişim seyri içerisinde Islamcılığın seslendiği, emsalsiz erdem ve hikmet isnat ettiği ve tarihsel-toplumsal bir güç atfettiği Müslümanlığın işaret ettiği özne budur.
 
Türkiye’nin ve Müslüman yoğun coğrafyanın son otuz yıl içerisindeki en önemli gündemlerinden biri Islamcılıktı. Islamcılık bir siyasal düşünce ve hareket olarak modern bir ideoloji olarak ortaya çıkmış olsa da gelenekle kurduğu çekişmeli ilişki, Aydınlanma döneminde ortaya çıkan iradeden farklı olarak, hiçbir zaman gerçek bir hesaplaşmaya ve kopuşa ya da Islami literatürdeki ifadesiyle, ihyaya neden olmadı. Islamcılık hareketleri bu meşakkatli dertler ile uğraşmak yerine dindarlığın siyasal biçimlerini icat etti ve nihayetinde vasat bir iktidar ideolojisi olarak siyasal ilişkiler kümesine dahil olmayı tercih etti. 
 
Islamcılık bir dini ve siyasi hareket olarak geleneksel ve modern dünyada var olmayı başardı. Dini hareketler geleneksel ve modern dünyada her zaman kendilerine yer bulabilmiştir. Ancak bu iki dünya arasında dini hareketlerin örgütlenme biçimleri, talepleri ve ortaya çıkma dinamikleri birbirinden farklıdır. Geleneksel dünyada dindarlık, istisnaları olmakla birlikte, bir kimlik olarak değil, egemenlere karşı bir değer ve menfaat talebi olarak dile getirilir. Tanınma ya da benzeri bir talep içermez. Geleneksel dünyadaki dindarlığın karşılık geldiği anlam, o ana ilişkin somut bir talebi içermektedir. Ideolojiler öncesi dönem olarak tanımlanabilecek bu dönemde din, toplum içerisindeki bazı kesimlerin siyasal, sosyal, ekonomik ve benzeri taleplerini dile getirmesinin pratik yollarından biridir. Bir tanınma talebi olarak ortaya çıkmaz. Oysa modern dünyada dinin işlevi, tam da modernitenin toplumsal düzen hakkındaki obsesif buyruklarıyla mutabık biçimde yön değiştirir. 
 
Beşeriyetin büyük dönüşüm momentlerinden biri olan on dokuzuncu yüzyılda, sosyal bilimcilerin çoğu, dinin işlevini yitirdiğini ve kademeli olarak ortadan kalkacağını düşünüyordu. Rasyonalitenin sarsıcı neşesi ile modernizmin ilerleyişinin kesiştiği bu evrede dinler, kendi varoluşlarını gerekçelendirecek açıklamaları üretmekte zorlandılar ve duygusal ve sosyal bir inkıta yaşadılar. Sosyal bilimciler, o dönemde ortaya çıkan bazı nevzuhûr dinleri, dini cemaatleri ya da grupları toplum içerisindeki marjinal topluluklar olarak değerlendirip olgusal ve ampirik olarak açıklama ihtiyacı hissetmediler. Çünkü dinlere baktıklarında gördükleri şey toplumsal işlevini yitirmiş ve tedavülden kalkmak üzere olan, doğayı ve toplumu açıklama gücü kalmamış malzemelerdi. Oysa dinler kısa süre içerisinde sosyal, siyasal ve sivil haklar ile ilgili talepler etrafında yeniden örgütlenerek gündeme geldi. Tarihsel gelişimi içerisinde, Müslüman yoğun coğrafyada sömürgecilik karşıtlığına ve moderniteye bir itiraz olarak dile getirildiği ifade edilen Islamcılık, sosyal, siyasal ve sivil haklar üzerinden dile getirilen kimlik hareketlerinin bir parçası oldu. 
 
Islamcılık birçok biçimde tanımlanabilir, ancak burada, Yasin Aktay’ın S.Sayyid’den ilhamla yaptığı Islamcılık tanımı1 oldukça geniş kapsamlı bir tanım olduğu için tercih edilebilir:
 
“Islâmcılığı, siyasal davranışın Müslümanlık algısıyla buluştuğu her noktada ortaya çıkabilen bir kimlik, bir algı olarak düşünebiliriz... siyasal pratiğinin merkezine Islâm’ı koyan her türlü Müslüman oluşumu Islamcılıktır.  ...bu kadar geniş bir Islâmcılık tanımı bir siyasal düşünce olarak Islamcılığı ayırt etmeye yeterince yardımcı olmaz. Bir adım daha ilerisinde S. Sayyid’in Islamcılık hakkındaki tanımını baz alabiliriz: Bir Müslüman olarak ilişkilerini Islâm’ın tarihsel formasyonu ve geleneklerinin içinden konumlandırarak, bunu kendine bir davranış ufku kılma projesine Islamcılık diyebi
 
‘‘Bir Müslüman olarak ilişkilerini İslâm’ın tarihsel formasyonu ve geleneklerinin içinden konumlandırarak, bunu kendine bir davranış ufku kılma projesine İslamcılık diyebiliriz.’’
 
liriz. Islamcı da Islâmî sayılan metinlere dayalı bir dili veya değişik şekilleriyle Islâm örneğinden esinlenilmiş bir dili kullanarak tasvir edilmiş bir ütopya doğrultusunda hareket eden kişidir. Görünüm biçimleri ve hareket hızı büyük ölçüde hayatın olumsallığı ve hızına bağlı olarak değişen bu harekette hiç değişmeyen, ilişkilerin tam da bu ütopyadaki ilişkilere paralel tasavvurudur.” 
 
Siyasal mücadeleler ve toplumsal hareketler tarihi içerisinde Islamcılık, dini bir hareket olarak kabul edilemez. Bunun nedenlerinden biri Islamcılık içerisindeki tartışmaların sadece dini tartışmalarla sınırlı olmamasıdır. Bir başka ifadeyle; dini nasslara ilişkin herhangi bir tartışma, asla o nasslarla ilgili değildir. Nassların kullanıldığı ve dini terminolojilerle yürütülen siyasal bir tartışmadır. Dolayısıyla Islamcılık içerisinde, genellikle Islam dininin geleneksel yorumlarının karşılaştırılmasıyla yeni bilgiler üretmeye çalışılması kadar güncel meselelere ilişkin bir açıklama çabasının da olduğu bilinmektedir. Bu nedenle Islamcılık tartışmaları içerisinde -yeni dini hareketlerde görüldüğü gibi- sadece ahir zaman, kıyamet, ahiret, cennet-cehennem, mesih/mehdi gibi başlıkların değil, aktüel politikanın ve gündelik hayatın inşasına yönelik ve genellikle özcü açıklamalar yapılmıştır. Eğer yeni dini hareketlerde olduğu gibi metafizik ya da ruhanilik vurgusunun arttığı tartışmalar varsa bile bu tartışmalar dini alana ait görünen ancak aslında politik tartışmalardır. Bu nedenle Islamcılık gelenek ve modernite dediğinde; Batı ve Doğu dediğinde; biz ve onlar dediğinde, özetle Islam ve diğer dinler ve ideolojilerden söz ettiğinde, kendisi dışındaki dindarlık biçimlerinden, dini hareketlerden radikal biçimde farklılaşır ve dini olanın içeriği seküler olarak yeniden icat eder. Müslüman öznenin, bir politik özne olarak icat edilmesi bu sürecin bir ürünü ve Islamcılığın politik olanı tersyüz edebilmesinin bir sonucudur. 
 
II
Islamcılık hareketi, Osmanlıcık ve Türkçülük hareketlerini de içeren düşünsel iklimin içerisinde ortaya çıkan bir kurtuluş ilahiyatı ya da özgürlükçü teolojiydi. Ittihad-ı Islam, tevhid-i Islam ya da panislamism olarak adlandırılan ve başlangıç itibariyle Islam Birliği düşüncesinin siyasal temsili olan Islamcılık, Osmanlıcılık ve Türkçülük içerisinden seçerek aldıklarını da kendine eklemleyerek ilerledi. Islamcılık, tıpkı Osmanlıcılık ve Türkçülük gibi bir terkip ve uzlaşı arayışıdır. Bu terkibin nihai hedefi politiktir ve bu nedenle, Said Halim Paşa’yı istisna kabul ederek, modernitenin kurumlarını, rasyonalitesini, siyasal ve ekonomik örgütlenme biçimini, özgürlük ve eşitlik gibi evrensel ideallerini Islam dinine içkin, hatta Islam dininin bizatihi kendisi olarak yorumlama eğilimdedir. Bu eğilimi, Islamcılığın erken dönemlerinden çok sonra, B. S. Sayyid daha basit bir biçimde özetler. Sayyid Halifeliğin kaldırılması, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ve Iran Islam Devrimi aralığına aldığı Islamcılık düşüncesinin teorisini oluşturmaya çalışır. Ancak bütün eser boyunca sürdürdüğü tartışmaları, Müslümanların her şeyin en iyisini umut eden bir dinin mensupları olduklarını ifade ederek tamamlar.2 Bu özcü önerme, Islamcılığın Islam diniyle kurduğu ilişkinin tezahürlerinden biridir ve Islamcılığın ortaya çıktığı dönemden bugüne, bir biçimde sürdürülmüştür. 
 
Islamcılığın modernlik ve rasyonalite ile karşılaşmalarına yönelik ilk tepkilerinin “öze dönüş” olması, modern bir keşiftir. Özün ne olduğu, dönülecek yerin neresi olduğu, her Müslüman için mutlak bir özün keşfinin imkânı ve mevcut birikimin ahvalinin ne olacağı konusundaki belirsizlikler göz ardı edilecek olursa, öze dönüşten kasıt Kur’an; Kur’an ve sünnet; Kur’an, Sünnet ve Asr-ı Saadet şeklinde muhtelif biçimlerde tasnif edilebilecek olan yönelimleri içerir. Arayışın asıl gayesi, Müslümanların yeniden egemen olmalarının imkanlarını aramaktır. Egemenliğin kaybedilmesine neden olan hususları Islam’ın, Islam kültürünün içerisinden ayıklamak ve öze dönerek elde edilen saf akaid ile yeniden egemenliğe kavuşmaktır. Ismail Kara,3 Islamcıların hedeflerini şöyle özetler: 
 
“1. Müslümanları saf bir inanç sahibi kılmak: Bunu sağlamak için yeni ve selefi bir “tevhid” anlayışı benimsemek, bâtıl inanışlardan ve hurafelerden uzaklaşmak, gelenek bağından büyük ölçüde kurtulmak gerekir. (...) 
 
2. Eğitim - Öğretimin ıslahı ve cehaletle, bilgisizlikle, taklitle mücadele: Medreselerin eğitim-öğretim sistemini değiştirmek, ıslah etmek, hiçbir pratik faydası olmayan veya devri geçmiş dersler yerine günün ihtiyaçlarına cevap verecek ilimleri okutmak, felsefe ve müspet ilimlerin tahsiline önem vermek gerekmektedir. (...)
 
3. Tasavvufun ıslahı: Saf bir tevhide sahip olmanın en büyük engellerinden ve bâtıl inançların, hurafelerin kaynaklarından biri olarak görülen, ayrıca da Müslümanları aktif olmaktan uzaklaştıran tasavvuf ve tarikatların ıslahı veya tamamen ortadan kaldırılması gerekmektedir. (Islâmcıların bütününe yakın kısmının, hayatlarının hiç değilse bir döneminde tarikata müntesip oldukları, buna rağmen böyle düşündükleri hesaba katılmalıdır). 
 
4. Islâm dünyasında yaygın olan ahlâk anlayışını değiştirmek: Müslümanlar tevekkülü tedbirsizlik, alçak gönüllülüğü pısırıklık, takvayı çekingenlik-korkaklık, kanaati teşebbüssüzlük olarak algılar olmuşlardır. Cesaret, şecaat, vakar, gayret... unutulmuştur. Bu durum Islâm ahlâk anlayışına aykırıdır ve değiştirilmelidir. (...)
 
5. Islâm’ın ilk devirlerinde olduğu gibi cihadın çok geniş ve kapsamlı bir şekilde anlaşılmasını sağlamak, bir cihad hareketini yeniden başlatmak, siyasî faaliyetleri hiçbir zaman terk etmemek. Aslında bu düşünce Islamcılardaki aktivist yönelişlerin bir başka tezahürüdür. Ahlâki normları değiştirme veya onlara yeni anlamlar kazandırma teşebbüsleri de büyük ölçüde aynı yönelişin neticesidir.” 
 
Erken dönem Islamcılık açısından çerçevesi çizilen bu hedefler (ve aynı zamanda sorunlar) için sunulan çözüm önerilerinin hepsinin ortak noktası ve nihai hedefi egemenliğin tesisi ve politik bir özne olarak Müslüman kimliğinin inşa edilmesiydi. Erken dönem Islamcılıktan günümüz Islamcılığına kadar gelen zaman aralığında kesintisiz olarak devam eden bu egemenlik mücadelesi için ihtiyaç duyulan özne, aynı zamanda ötekini gayr-ı beşeri nazar ile bakarak tanımlamayı kutsallaştıran; bunu kendi politik özneliğinin mücbir koşulu kılan ve ötekini içererek dışlayan politik nefretin menkıbesidir. 
 
Islamcılık, ancak siyasal alanın içerisinde ve onunla ilişkisinin yoğunluğu nispetinde tanımlanabilir. Türkiye Islamcılığı ortaya çıktığı on dokuzuncu yüzyıldan bu yana Türkiye’de siyasal alanın etkili bileşenlerinden biridir. Dolayısıyla Islamcılık açısından siyasal alana dahil olacak olan her aktör, aynı zamanda dost-düşman ikiliğinde; egemenlik ilişkisinde yer alacağı konuma göre yeniden değerlendirilen aktörlerdir. Bunun nedenlerinden biri Islamcılığın tarihsel hikayesi ve yine onun ideallerine göre değerlendirildiğinde, yaşadığı büyük başarısızlıktır. Osmanlı devleti yıkıldıktan hemen sonra halifelik kaldırıldı ve devamında Aydınlanmacı, muasır medeniyet olarak “tek dişi kalmış canavar”ın ufkunu işaret eden, laik ve ulus-devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Bir diğeri ise Müslüman yoğun egemenliklerin neredeyse hepsinin sömürgeciler tarafından işgal edilmesiydi. Bu yenilgiler, Islamcılık düşüncesi içerisinde tartışılmaz ve Islamcılığa ilişkin esaslı özeleştirilere neden olmaz. Dolayısıyla Cumhuriyet dönemindeki Islamcılık düşüncesi, Meşrutiyet dönemindeki Islamcılık düşüncesinin kötü bir tekrarından öteye geçmez.4 
 
Buna rağmen Islamcılık düşüncesi kendi tarihini yazarken, kendini tarihin her evresinde bir özgürlük teolojisini inşa etmeyi hedefleyen ve seslendiği Müslüman özneyi çevreleyen, onu bütün siyasal, sosyal, ekonomik bağlardan ve bağımlılıklardan kurtaracağını iddia eden, Islam’ı sadece Müslümanlar için değil bütün insanları kuşatan bir özgürlük ve adalet vaadi olarak kavrayan, bütünüyle ideolojik bir anlatıydı. Bu özgürlük ve adalet vaadinin bir siyasal alana karşılık gelmesi, ancak siyaset yoluyla gerçekleşebilecek olması onun siyasallığına dini bir anlam ekler. Özgürlük bahsinde ise Islamcılığın söylemleri eklektiktir. Kadınlar ya da Müslüman olmayanlar özgürlüğe ilişkin tartışmaların bedahet halinde izlenebileceği başlıca alanladır. Ancak Islamcılığın tarihsel gelişimi içerisinde özgürlük sorunu politik bir malzeme olarak kullanılageldi. Buradaki özgürlük, kolektif bir kimlik olarak Müslüman öznenin, Islamcılığın kurgusundaki Müslümanın özgürlüğü idi. Kolektif bir kimlik olarak seslendiği Müslümanlara özgürlük talep ederken bunu siyasal tartışmaların konusu haline getiren Islamcılık, Müslüman olan bireyin özgürlüğünü siyasal bir tartışmanın konusu haline getirmek yerine onu geleneksel dini anlayışın ya da dini toplulukların sorunu olarak tartışmalarının dışında bıraktı.
 
III
Osmanlı modernleşmesinin ideolojik sonuçlarından biri olan Islamcılık, özellikle 1980’lerde yeniden yükselişe geçti. Özellikle Radikal Islamcılık olarak ünlenen Islamcılığın bir kanadı, kültürel anomi yaşayan kesimler için kolaylıkla benimsenen bir ideolojiydi ve bütün radikalizmler gibi samimiyet, içtenlik, bağlılık ve irrasyonalite içermekteydi. Islam’ın Sünni yorumu siyasal erki elinde tutanlara itaat etmeyi tavsiye etmesine rağmen Radikal Islamcılık Kur’an’dan devşirdikleri kavramlar yoluyla terminolojik öze dönüşü temsil iddiasını dile getirdi. Onların dağarcığında Türkiye Cumhuriyeti Devleti tağut, onun yöneticileri müşrik, bir rejim olarak demokrasi ise küfürdü. Islamcılık içerisinde bir ucu temsil eden bu akımın karşı ucunda yer alan ve düzenle çatışmaktan itina ile kaçınan tarikatlar ile sistem içerisinde ve sistemin sağladığı siyaset yapma imkanlarıyla hareket etmeyi tercih eden Milli Görüş Hareketi vardı.5 Islamcılık içerisindeki bütün eğilimlerinin ortak noktası, Islamcılığı kapitalizm ile sosyalizm arasında yer alan üçüncü bir yol olarak değerlendirmeleri ve Müslüman öznenin özgürlüğü meselesini, Islamcılık siyasetini yapma özgürlüğü ve Islamcılığın egemenlik sorunu olarak kavramalarıydı. 
 
Meşrutiyet dönemi Islamcılığı modernizm ve rasyonalite karşısında Müslüman kimliğini bilimin ve rasyonalitenin gerçek sahibi olarak görmek istemiş ve bir Müslüman tipolojisi olarak fenni-ilmi olanla dini olan arasında mutlak uyum gören bir Müslüman profili üretmişti. Kültürel alandaki bu arayışın siyasal alandaki karşılığı Avrupa’daki ya da Batıdaki siyasal ve sosyal değerlerin Islam dininin içerisinde yeniden keşfedilmesiydi. Buradaki Müslümanlık kimliği, siyasal alana Müslüman kimliği ile dahil olan, fakat ortak değerlere seslenmeyi vaat eden bir kimlikti. Muhataplarından ya da muarızlarından geride kaldığını bilen ve bunun iç sıkıntısını yaşayan, kendisiyle baş başa kaldığında muhatapları üzerinde egemen olmayı hayal eden bu politik arzu, Islamcılığın tarihsel seyri içerisinde yeni bir Müslüman öznenin oluşmasının yolunu açtı. 
 
Islamcılık düşüncesiyle ilgilenenler, Islamcılık içerisindeki Müslüman özneyi genellikle ikili bir biçimde tanımlamaktadır. Bu ikili tasnif, Islamcılığın siyasetle kurduğu ilişkiyi eksene alır ve gelenek ile modernite ekseni üzerinden tanımlar. Kendini geleneğin içerisinde ve Batıyı, moderniteyi, rasyonaliteyi Islamcılığın dışında gören eğilimler mücadeleci bir Müslüman özne tasavvur ederler. Onların zihnindeki Müslüman özne zafere iman eden ve dini inançları sayesinde güç ve kuvvet sahibi olan kişidir. Mutlak kötü olan Batıya karşı zafer muhakkaktır. Kendini modernite içerisinde ve Batıyı, moderniteyi, rasyonaliteyi Islamlaştırmak gayesinde olanların tasavvurundaki Müslüman özne ise Batılı düşünceler ve değerler ile müzakere halindedir. Çünkü modernist Islamcılara göre medeniyet, ilim, bilim, felsefe, irfan ve benzeri her şey “Çin’de bile olsa gidip alın”maya değerdir. 
 
Örneğin Erol Güngör6 Islamcıları radikal muhafazakârlar ve modernistler şeklinde ikiye ayırır ve her iki tutumun da Batı ile karşılaşmaktan kaynaklandığı öne sürer. Muhafazakâr Islamcılar aslında muhafazakâr değildir, Batıya karşı bir tepki içerisinde oldukları için muhafazakarlık üzerinden bir reaksiyon geliştirmektedir. Modernist Islamcılar ise Islam’ı Batılı değerler ile değerlendirmekte ve Islam ile Batı arasında sürekli uzlaşı aramaktadır. Fazlur Rahman ise modernizm öncesinde başlayan ıslahat hareketleri ile modern dönemdeki ıslahat çabalarını aktarır. Bu ıslahat süreci, Islam tarihinin bir iç krizi olarak gerçekleşen ve bitmeyen bir gerilime sahiptir. Fazlur Rahman, burada muhafazakâr olarak tanımlanabilecek olan fundamentalist (temelci, köktenci) eğilimler ile modernist/liberal ayrımını esas alır. Bu ayrım içerisinde kendisini Islam modernisti olarak tanımlayan Fazlur Rahman7 şunları ifade eder: 
 
“Asıl soru, Müslümanların niçin Batıya bakmak ve onu taklid etmek zorunda olduklarıdır. Onlar, bütün insanlığa yol gösteren, başka medeniyet ve kültürlerden gerekli malzemeyi alıp içinde yoğurmak suretiyle dörtdörtlük bir medeniyet yaratabilen ve her şeyden önce tarihin akışını ahlak temelli bir sosyal düzenin kurulması hedefine yönetmeyi amaçlayan ve bütün insanlık için rehber olan bir öğretiye sahip olduklarını iddia etmektedirler. Bu büyük ve can alıcı rüyanın dile getirilmesi için gerekli olan fikri çaba göze alınmaya değmez mi? Müslümanlar, dünyayı 
 
‘‘Özgürlüğü, Müslümanların ya da dar grup, cemaat yapılarının özgürlüğüne indirgeyen, onların haklarının (ve günümüz Türkiye’sinde imtiyazlarının) tanınmasını kişisel özgürlük ve bağımsız birey olmakla ilişkilendiren bu bakış açısı, İslamcıların egemenliği altındaki siyasal ve sosyal alanın, çoraklaşmasına ve dahası İslamcılığın seslendiği Müslüman öznenin buharlaşmasına neden oldu.’’
 
tarih içindeki kendi kaderi karşısında ilgisiz bırakan o her iki dînî rüyayı ve insan tabiatına hak ettiğini vermeyen, kısa görüşlülüğü ile tarihi eğip büken ve onun üstünü altına getiren komünizmin rüyasını açıkça reddetmişlerdir. Temelde doğru olan bu olumsuz tutumlar, Müslümanların, hiç değilse kendi çabasını yeterli ölçüde somut olan bir gayeye yöneltmek için dahi olsa, bazı olumlu şeyler söyleme görevi ile karşı karşıya bırakmıyor mu? Fakat, kanaatimizce, Islam dünyasının kendi kendini ihya etmedeki başarısızlığının en önemli ve en önde gelen sebebi, ... temelci (fundemantalist) tutum ve hareketlerin doğmasıdır. 
 
Bunlar, hem Batı, hem de ilk Islam modernizmi karşısında gösterilen bir tepkiyi temsil ederler. Onların ana hamlesi, Islâm dünyasını Batıdan ayırmaya yarayacak bazı Islâmî özellikleri bulup ortaya çıkarmaktır; çünkü onlar Islâm modernizmini, her iki dünyayı kolay bir şekilde özdeş saydığını düşünerek, suçluyorlardı. Islam’ın ayır edici işaretleri ise genellikle uç noktalarda bulunuyordu: Faizsiz banka modeli, zekât ve kadının geleneksel rolü. ... Bu taleplerin hepsi de yerinde ve yararlı. Ne var ki, “temelcilik”, onları kendi önemlerinden dolayı değil, Islam toplumuna Batı karşısında getireceği ayırıcı vasıflardan dolayı öne sürmektedir. Bunun sonucu olarak da bu ve benzeri konulara yönelen güdük ve sağlıksız bir yaklaşım ortaya çıkmaktadır.” 
 
Fazlur Rahman’ın Klasik Islam Felsefesi çalışmalarını bırakarak Islam liberalizmi ve Islam modernizmi üzerine çalışmaya başlaması Islamcılığın içerisinden geçtiği konjonktür ile ilgilidir. Soğuk savaş yıllarının neden olduğu sert yarılmaların ve hesaplaşmaların, gizli-açık çatışmaların içerisinde herhangi bir etkisi ve karşılığı olamayan Islam dininin, Islamcılık üzerinden beli bir etkiye sahip olması gerektiğine ilişkin arzunun yansımalarından biri olarak Fazlur Rahman, Müslüman öznenin politik inşasının ön koşulu olarak moderniteyi esas alır. Oysa Islamcılığın seslendiği Müslüman özne, politik olduğu kadar kültürel ve sosyal içerikleri olan ve belli bir tür Müslüman olma halini içerir. Kendini ister geleneksel, muhafazakâr ya da selefi ister modern, liberal ya da solcu olarak tanımlasın, Müslüman olmayı egemen olmak, siyasal alanda yönetmenin tek meşru temsilcisi ve kaynağını dinden alan egemenlik hakkı olarak yorumlamak Islamcılık tarafından kurulan Müslüman öznenin ontik çerçevesini oluşturur. Ismail Kara’nın sıklıkla ve muhtelif biçimlerde hatırlattığı üzere Islamcılık, Müslümanların tabii, doğal, kendiliğinden vardıkları yer değil, Müslümanlar tarafından icat edilmiş ve hem dış hem de iç faktörlerden etkilenerek şekillenmiş bir kurgudur.8Bu nedenle siyasal alanın düzenlenmesinde adalet, hürriyet ve ahlak talebini Islam dinine müntesip olmanın gereği kabul eden dindarlık ile siyaseti, siyaset işiyle meşgul olmayı veya siyaseten iktidara talip olmayı, dinin egemenliğinin Allah’ın gerçekleştirilmesi gereken muradı olduğunu kabul eden Islamcılık arasında fark vardır. Bu fark bir din olarak Islam ile bir egemenlik ideolojisi olarak Islamcılık arasındaki farktır. Islamcılığın siyasal alana çağırdığı Müslüman özne, bu farkın iç geriliminden zuhur eder.
 
IV 
Islamcılığın ortaya çıkışından IŞID gibi oldukça modern bir teşkilatın ortaya çıkışına; modernizm ile karşılaşma sürecinden emperyalizme karşılaşmaya; otoriter ve totaliter rejimlerin egemenliğinden demokrasi ufkuna kadar Müslüman yoğun coğrafyanın yaşadığı kültür – kimlik krizi son iki yüzyıl içerisinde aşılamadı. Bu kriz, kendini Müslüman olarak tanımlayanların evrensel bir siyasal iddia olarak sundukları Islam’ın siyasal perspektifinin rızaya dayalı toplumsal bütünlük ya da gerçekçi bir özgürlük ufku ortaya koyabilmesine olanak tanımadı. Hatta kişinin kendi iradesini, düşüncesini ve eylemini öne çıkaran bireyselleşmesi ve bireysel özgürlüğünü bile desteklemekten oldukça uzak, inançlarıyla öfkeleri arasına sıkışmış kuşakların dili olmaktan öteye taşınamadı.
 
Türkiye’de II. Meşrutiyet ile başlayan, Cumhuriyet döneminde devam eden ve asıl ivmesini 1960 darbesinden sonra yakalayan; 1980 darbesiyle birlikte toplumsallaşmaya başlayıp 28 Şubat 1997 askeri müdahalesinin devamında ise siyasal iktidarı alan Islamcılık hareketinin, bütün bu süreç içerisinde özgürlük meselesini kendi özgürlüğü ile, siyasal özneyi ise kendi sesine kulak veren Müslüman özne ile sınırlamasının sonuçları Islamcılık hareketinin kendi içine çökmesine neden oldu. Kuşkusuz AK Parti döneminde yaşanan ve cemaatlerin, tarikatların, dini vakıfların, dini derneklerin ve benzeri oluşumların yükselişinin bir nitelik ve sahici bir olgunluğu sebep olmak yerine, içerisinde Islam’ın adının geçtiği birçok şeyi yozlaştırmasının etkisi var.9 
 
Islamcılık gerek iktidar gerekse bir muhalefet hareketi olarak olmadığını iddia ettiği şeylere itiraz etmek ve kitleleri muhayyel bir geleceğe davet etmekten öteye geçemediyse, bunun nedenlerinden biri, Müslüman öznenin özgürlük meselesini kendisiyle ilgili bir sorun olarak görmemesiyle ilgilidir. Özgürlüğü, Müslümanların ya da dar grup, cemaat yapılarının özgürlüğüne indirgeyen, onların haklarının (ve günümüz Türkiye’sinde imtiyazlarının) tanınmasını kişisel özgürlük ve bağımsız birey olmakla ilişkilendiren bu bakış açısı, Islamcıların egemenliği altındaki siyasal ve sosyal alanın, çoraklaşmasına ve dahası Islamcılığın seslendiği Müslüman öznenin buharlaşmasına neden oldu.
 
Islamcılık içerisindeki özgürlük talebi bir müzakere ya da mücadele hareketi, bir uzlaşı ya da muhalefet hareketi olarak onun varlığını biçimlendiren kurucu hedef olmasına rağmen Müslüman öznenin kendi politik iddiasını bağladığı yer, bu özgürlük talebinin kendisi olmadı. Bu nedenle Islamcılığın siyasal egemenliği altında geçen on yıllar içerisinde özgürlük meselesinin gündem dışına itildiği, hesaba katılmadığı ve hatta verili olarak iktidar olmak ile özgür olmak arasında doğrusal bir ilişki kurulduğu andan itibaren Islamcılık da kademeli olarak iktidar ideolojisine ve meşrulaştırıcı bir aparatçik haline dönüştü. Türkiye’deki sosyalist, milliyetçi ve hatta liberal siyasal eğilimlerin hepsi gibi Islamcılık da Batı düşmanlığını, Islamcılık içerisindeki siyasal pozisyona eklemleyerek Müslüman öznenin ve hatta daha genel olarak Müslüman yoğun coğrafyadaki bireysel haklar ve özgürlük meselelerini Batılı ideolojinin sapkınlığına indirgemenin söylemini icat etti. Böylelikle Türkiye’deki sağ ideolojilerin en sağına yerleşmeyi başardı. 
İLİMYURDU Yayıncılık ve Eğitim Hiz. Ltd. Şti.
Adres : Molla Gurani Mah. Akkoyunlu Sk.
            No: 36 Fındıkzade Fatih / İstanbul
Tel      : 0212 533 05 35
Faks   : 0212 631 53 69
Mail    : info@yetkindusunce.com
Tüm Hakları İlim Yurdu Yayıncılık’a aittir. Kaynak belirtilmeden hiçbir içerik kopyalanamaz. | Tasarım & Yazılım: Dizayn Sanat