Özgürlüğün Yarattığı Sıkıntı: Ontoloji İçindeki Ontolojisizliğimiz

Sayı:1 / Özgürlük ve Teslimiyet - Dosya

Mehmet Günenç

Makine olarak yarattığı/canlandırdığı nesne üzerinden insan bir bakıma Tanrı rolüne geçer. Nesneyiartan bir biçimde hareket ettirmekte yani onu kontrol etmektedir. Sahibi olmadığı bir nesneyi makine haline getirerek kontrol etme yetkisi olduğunu düşünmekte bir sahtelik olduğunu unutmamak gerekir.
Özgürlüğün ontolojik bir sıkıntı olmasından bahsetmek ilk planda modern dünyanın bir sorunuymuş gibi gelebilir. Çünkü modern insanın özgürlük kavramına yaptığı vurgunun kendisini merkeze almasıyla ilgili olduğunu düşündüğümüzde ister istemez bir ontoloji sorunuyla karşı karşıya kalırız. Buna karşın böyle bir ayrımla yetinmekten iki nedenden ötürü imtina edilmesi gerekebilir. Birincisi, rasyonalite bağlamında düşünüldüğünde antik Yunan düşüncesi ile modern dönemi ayırmaya ihtiyatlı yaklaşmak gerekir. Çünkü ikisi arasında sanıldığı kadar karşıtlık yoktur. Ikincisiyse özgürlüğün insanı belirleyen ya da insanın belirlediği bir kavram olup olmadığıyla ilgilidir. Yani keyfimize bakmaktaki istediğimizi yapmak ile yetkinleşmedeki istediğimiz olmak arasında gidip gelen özgürlük tercihimiz sadece modern dönemle sınırlandırılamaz.1

Öncelikle ontolojisizliğin olmasından bahsettiğim için ontolojiyi nasıl anlamlandırdığımı belirtmem gerekir. Yani ontoloji üzerine yapılmış tanımlardan neyi çıkardığımı ifade etmem gerekir. Aristoteles’in varlık olmak bakımından varlığın incelendiği ontolojiyi farklı bir adla tanımladığını biliyoruz. Aristoteles varlık üzerine konuşmayı metafizik olarak da tanımlamamıştır. Onun tanımı prote philosophia yani ilk felsefe ya da asıl felsefedir. Asıl felsefe daha yerindedir çünkü aynı hocası Platon gibi Aristoteles,teorik arayışının, tarihçinin ya da şairin yaptığı araştırmadan daha önemli olduğunu bilir. Aslında şairler de varlık üzerine derin araştırmalar yaptıklarından felsefecidirler.2 Buna karşın doğru bir biçimde yapılan felsefe, hocası Platon da dâhil olmak üzere kendisinden önce gelen felsefeden kendisinin ayrılmasıyla ilgilidir. Aristoteles ne şiir yazmak, ne fizik ne de teoloji yapmak ister. O halde Aristoteles’in ortaya koyduğu neydi?

To on he on ifadesinin varlık olmak bakımından varlığın incelenmesi yerine varlık olmak bakımından var olanın incelenmesi şeklinde çevirisi daha doğru olabilir. Ilki de doğrudur yani Tanrı gibi sadece varlık olup oluş içerisinde olmayan da vardır. Teoloji bunun araştırmasını yaptığında metafizik ve ontoloji de en üstün konuma geçme iddiasına sahip olabilir. Ama Aristoteles bununla ilgilenmez. Çünkü Aristoteles değişmeyenden ziyade değişene ve değişime bakmak istemektedir. Bu da onun, hocası Platon’un değişmeyene bakarken teolojiyi kullanmasına karşın değişime bakarak teleolojiyi çıkarmasına neden olmuştur. Değişim nedenlere bağlandığında kötü değil, iyidir ve nedenler değişimin anlamlı ve açıklanabilir bir karakter kazanmasına imkân tanır.

Benim dikkati çekmek istediğim nokta, Aristoteles’in bu teleolojik bakış açısının aslında Yunan felsefesinin genel karakterini örtmeye neden olmasıdır. Aristoteles’in hatası değildir bu daha çok bizim yanlış bakış açımızla ilgilidir. Birazdan daha detaylı ifade etmeye çalışacağım gibi Yunan düşüncesinde ister Logos, ister Kozmos ve ister Harmonia olsun, güzellik ve düzen gibi kavramlar düzenin ihtiyari veya ahlaki olduğunu fazlasıyla düşündürtür. Bunların ahlaki olmadıklarını söylemek abartılı olabilir. Ne var ki bunların bizim anladığımız manada bir ahlakiliğe sahip olduklarını düşünmek de daha abartılı olur. Yunan dünyası değişimin ya da değişmemenin iyi olduğunu vurguladığında bunun bir zorunluluk olması durumunu kenara bırakmazdı. Bizim bugün modernlikle başlattığımız doğanın mekanik zorunluluğa tabi olması yerine organik zorunluluk söz konusuydu. Ne yazık ki, teleolojiyi yine bugünün bakış açısıyla fazlasıyla insanın kendi zihnindeki gayeselliğe yakın olarak gördük. Hâlbuki bu gayesellik nedenlerin zorunluluğu noktasında modern dönemin mekanikliğinden oldukça fazla katılık sergilemekteydi. Bunun için nasıl bir bardağın olması için camın olması zorunluluksa bu bardağın gayesel bir nedene bağlanması da o derece zorunludur. Dolayısıyla organik doğa içindeki canlılar hareketlerini özgür oldukları ya da özgür olacakları için değil, ancak böylesi zorunlu olduğu için yerine getirirler. Felsefe bu zorunluluğu gayesel nedenlerle açık hale getirdiğinde oluşa da iyilik katmış gibi olur. Ne var ki bu iyiliğin bizim bugün sandığımız dini ya da ahlaki iyilikle ilgisi yoktur.

Bu nedenleoluşun ne olduğunu sorduğumuzda Yunan düşüncesinin bize öğretmek istediği husus, olanın doğduğu ve doğanın da öldüğü şeklindedir. Nitekim Timaios diyaloğunda doğanın pasif olduğu bu pasifliğin de bir neden altında olmayla ilgisi vurgulanır.3 Yani bir nedene bağlanmış olarak, ona borçlu olarak ve onun belirlediği bir biçimde varoluşa dâhil oluyoruz. Bu bağlamda varolan herhangi bir şeyin özgür olması söz konusu değildir. Buradan hareketle,antik Yunan felsefi düşünüşü kendisine iki biçimde yer açmaya çalışır:Ya Tanrı’yı ya da doğayı belirleyici kılar. Buradaki belirleyici olmanın yasanın açığa çıkması olarak yani alethia4 olarak anlaşılması gerekir. Bana kalırsa ilki teoloji olurken ikincisi de teleoloji olur. Işte bu belirlenmişlikle tanımlanan varlık kavrayışında herhangi bir biçimde özgürlüğün olması mümkün değildir. O halde ontolojiyi özgürlüğün neden olamayacağına ilişkin bir ilim olarak görebiliriz. Yani varlık, oluş denilen biçim içerisinde köken itibariyle sadece bizim değil, herhangi bir varolanın özgür olmadığını vurgular.

Bu duruma tekrar değineceğiz ama şimdi özgürlüğün ne olduğundan değil de özgürlüğün insan için ne biçimde olduğundan bahsetmek gerekir. Ben kavramının ya da düşünmenin temel formu haline getirildiğini biliyoruz. Bununla şunu demek istiyorum: Varlığın içinde yani oluşta olsa da bu oluştan ayrı olmak zorunda olandır Benliğim. Benliğim oluş içinde varolmak mücadelesine girişir. Bu mücadele sonucunda benliğin kendisine açacağı; yani hâkim olacağı yer özgür olduğu(nu sandığı) yerdir. Nitekim Anaksimandros’un meşhur fragmanı, Oidipus Söylencesi, Herakleitos’taki hybris kavramı, Delphi Tapınağı’ndaki kendini bil sözü bu benin insanda ne kadar kuvvetli bir biçimde yer tuttuğuna ilişkin delillerdir. 
 
Izah etmeye çalıştığım hususu felsefe tarihini bilmeyenler için daha karışık hale getirmiş olabilirim. Bunun için daha basit bir biçimde ortaya koymayı deneyeyim meseleyi. Özgür olduğumuzu bize bildiren Benlik düşüncemizdir. Bu anlamıyla ne yaptığının değil ne olduğunun bilincinde olmak söz konusudur. Ne varki insan olduğunun bilincinde olmak bir şeyler yapmayı gerektirir. Işte bu birşeylerin yapılmasıyla insan kendisini özgür kılacağını sanar. Arayış içindeki benliğini doldurmak isteyen insan her eylemiyle onu doldurduğunu düşünür ve sonucunda özgür olduğunu düşünür. O halde insanın kendisini doğadaki işleyişten ayrı tutup eyleme yönelerek var kıldığını söyleyebiliriz. Varolduğumuz için eylemiyoruz eylediğimiz için var (oluyor) yani Ben(lik sahibi) oluyoruz. Bu bağlamda Anaksimandros varolanların asıl varlıktan koparak ayrı bir oluş içine girme cüretlerini Ben varım demek olarak görür. Oidipus kaderin içinde kral olsa da dünyanın en bahtsız insanı haline gelir. Herakletios’un hybrisi yani kibir kavramı insanın özgürlük mücadelesine girme hayaline giren insana karşı özel hale getirilmiş bir tanımlamadır. Bütün bunların sonunda Yunan dünyasının kutsalı olan şu söz yani Delphi Tapınağı’ndaki kendini bil sözü çıkar karşımıza. O halde oluş karşısında özgürlük kavramı altında mücadeleye girişmenin anlamı yoktur; insan yerini bilmelidir. 
 
‘‘Özgür olduğumuzu bize bildiren Benlik düşüncemizdir. Bu anlamıyla ne yaptığının değil ne olduğunun bilincinde olmak söz konusudur.’’
 
Şimdi tekrar ontolojiyle ilgili olarak yaptığım şu ayrıma gelmek istiyorum: Tanrı’nın veya doğanın belirleyici kılınması durumunu felsefe mümkün olduğunca geliştirmeye ve düzenlemeye çalışır. Bu düzenleme, trajik varoluşta yer alan kahpe felek anlayışının harmonia, logos gibi kavramlarla mümkün olduğunca iyileştirilmesi anlamına gelmektedir. Işte dikkati çekmek istediğim nokta felsefenin oluşa, kahpe felek diyen anlayıştaki isyan yerine bu oluşa düzen diyerek teslim olmaya çalışmasıdır. Yunan dünyasındaki teslimiyet aslında itaat etmeyle ilgilidir. Itaat etme de kendisini rasyonel olma yani logos uyum yani harmonia kavramlarıyla gösterir. Gerek logostaki, gerekse harmoniadaki işleyiş varlık alanının kozmos olarak nitelendirmesini sağlar. Ne var ki kozmosun güzellikle ilgili olarak ifade edilmesi ve harmonia kavramının müzikte özellikle kullanılması uyumun gönüllü ya da çok arzu edilir bir yapısı olduğunu düşündürtür bizlere. Hâlbuki göksel uyumun altında ne insanın ne de herhangi bir canlının keyfinden dolayı uyuma katılması beklenemez. Ayrıca Herakleitos’un uyumdan bahsederken nasıl bir katı yaklaşım içinde olduğunu bilmeyen yoktur.6 Öyle ki ateş aslında bu uyumun işleyişine ilişkin olarak kabul edilmesi gereken bir metafordur. Özellikle Herakleitos’ta belirgin olan husus bu logosun sadece doğaya yönelik olan bir evrensel değil insanı da işin içine katan ve hatta insanın egosunu düşündüğümüzde özellikle insanın dikkat etmesi gereken ortak bir dilden konuştuğudur. Nasıl küçük bir çocuğun babasının sözünü dinlemesi gerekiyorsa insanın da doğa karşısında da aynı şekilde iyi bir dinleyici olması gerekir. Şimdi ileride daha detaylı olarak açıklamaya çalışacağım hususu belirtmiş olayım: Insanın özgürlüğü tam olarak kendisini özgür yani ayrı ve üstün saydığı için ortadan kalkar. Uyum doğadaki akla uymaktır ve bundan dolayı insanın özgür olmasının somut bir hali olan mutlulukta denge yani bedenin akla uyması ya da ikisi arasında bir harmonianın olmasıyla ilgili olacaktır. 
 
Antik Yunan bağlamında ontolojisiz olmayı modern dönemdeki ontolojisiz olmaktan ayırmak gerekir. Antik döneme ilişkin olarak ortaya koyduğum husus şuydu: Bana ait olmayan ama bir yönüyle beni içine alan bir ontoloji söz konusudur. Özgür olmadığım bu varoluş alanını kozmos olarak nitelendirdiğimde benim olmayan bu alana itaat edip teslim olarak özgürlükten pay alabiliyorum. Işte tam olarak bu pay almanın kalkması söz konusu olacaktır modern anlayışta. Çünkü modern anlayış kendisinden beklenen itaat etmeyiortadan kaldırmak için doğanın oluş biçimini değiştirecektir. Basit bir biçimde ifade etmek gerekirse,doğa insana itaat edecektir hem de oldukça katı bir biçimde. Newton mekaniğindeki etki-tepki yasası nesneyi insan için cansızlaştırma düşüncesine çok açık bir biçimde açık kapı bırakır. Nitekim bu cansızlaştırma deney alanı içerisinde nesneyi insan için canlı kılmaya yani makine kılmaya imkân tanır.
 
‘‘Öyle ki dindeki Tanrı dahi insanın özgürlüğü için yaratma işine girmiştir. Dikkat edilmesi gereken nokta, yayılmaya devam eden özgürlük düşüncesinin dinimiz içine nasıl sirayet edebileceğidir. Çünkü çağımız dinin özgürlüğü yerine özgürlüğün dinine doğru kaymaktadır.’’
 
Makine olarak yarattığı/canlandırdığı nesne üzerinden insan bir bakıma Tanrı rolüne geçer. Nesneyiartan bir biçimde hareket ettirmekte yani onu kontrol etmektedir. Sahibi olmadığı bir nesneyi makine haline getirerek kontrol etme yetkisi olduğunu düşünmekte bir sahtelik olduğunu unutmamak gerekir. Söz konusu sahtelik çok çabuk bir biçimdeeğer akıl bana Tanrı tarafından verilmişse onun uygulanması için bir alanın da olması gereklidir şeklindeformüle edilerek meşrulaştırılır ve hatta amaçlaştırılır. Ne varki bu akıl da yeni bir akıldır ve şimdi burada bahsedemeyeceğim sebeplerden dolayı Tanrı’ya kızgındır. Demek istediğim nokta Descartes’ın en üst noktaya koyduğu Tanrı en üst noktaya akıl tarafından konulduğunda tam olarak akıl tarafından indirilmeyi de hak edecektir. Artık, Tanrı’nın yarattığı insan yerine insanın yarattığı Tanrı karşımıza çıkar. Bu yaklaşım ilginçtir çünkü insanın Tanrı olması bizzat Tanrı tarafından istenilen bir şeydir. Zaten Hz. Isa da Tanrının oğlu değil midir? Bunun için tanrısal otorite olan ruhbanın yerine burjuvazinin geçmesine şaşırmamak gerekir. Nitekim Tanrı’nın nuru burjuvazininaydınlanmacılığıdır. Özgürlük doğanın içinde yer almakla değil, doğanın üstünde yer almakla ilgilidir. 
 
O halde meselemiz özgürlüğün insanın kendisini ontolojik kılacak bir hale gelmede kullanılmasıdır. Doğanın dönüştürülmesi insanın tanrısallaştırılması ve bunun özgürlük kavramıyla birlikte yapılıyor olması temel sorundur. Insanı merkeze alan özgürlük siyasette, etikte ve ilginç bir biçimde dinde de karşımıza sadece varsayılması gereken bir imkân alanı olarak değil, insanın kendisini merkeze alması gereken yüce bir değermiş gibi sunulur. Öyle ki dindeki Tanrı dahi insanın özgürlüğü için yaratma işine girmiştir. Dikkat edilmesi gereken nokta, yayılmaya devam eden özgürlük düşüncesinin dinimiz içine nasıl sirayet edebileceğidir. Çünkü çağımız dinin özgürlüğü yerine özgürlüğün dinine doğru kaymaktadır. 
İLİMYURDU Yayıncılık ve Eğitim Hiz. Ltd. Şti.
Adres : Molla Gurani Mah. Akkoyunlu Sk.
            No: 36 Fındıkzade Fatih / İstanbul
Tel      : 0212 533 05 35
Faks   : 0212 631 53 69
Mail    : info@yetkindusunce.com
Tüm Hakları İlim Yurdu Yayıncılık’a aittir. Kaynak belirtilmeden hiçbir içerik kopyalanamaz. | Tasarım & Yazılım: Dizayn Sanat